Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan ekolojik talan giderek büyüyor. Buna karşın iktidar ve yerel yönetimler, bazı yerlere ağaç dikmeyi ekolojik bir adım olarak gösterebiliyor. Ancak iklim krizi, birkaç ağacın kesilmesi ya da birkaç yere ağaç dikilmesinin çok ötesinde sonuçlar doğuruyor.
Kuraklık, tarım arazilerinin giderek yok edilmesi, betonlaşmanın artması ve buna bağlı olarak ekolojik yaşamın giderek ortadan kalkması eş zamanlı ilerliyor.
Yerel yönetimlerin önemine değinen Serap Baysal, “Yerel yönetimler kooperatiflerle birlikte çalışmalı, kent bostanlarını yaygınlaştırmalı, kamu yemekhanelerinde yerel üreticiden alım yapmalı, okul beslenme programlarını bölgesel üretimle ilişkilendirmeli, su havzalarını korumalı ve kent ile kır arasında yeni dayanışma ağları kurmalıdır” dedi.
Serap Baysal ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyoruz.
‘YAŞADIĞIMIZ KRİZ, YALNIZCA AĞAÇLARIN EKSİKLİĞİNDEN DEĞİL’
Nasıl bir çözüm bu ekolojik yıkıma karşı bir adım attırabilir. Sadece birkaç yere ağaç dikmek ya da sokakları ağaçlandırmak bu sorunun çözümü için mantıklı mıdır?
Hayır, elbette değildir. Ağaç dikmek önemlidir; kentlerde yeşil alanların artırılması da yaşam kalitesini yükselten değerli uygulamalardır. Ancak iklim krizini ve ekolojik yıkımı birkaç fidan dikerek çözeceğimizi düşünmek, sorunun büyüklüğünü kavrayamamaktır. Yaşadığımız kriz, yalnızca ağaçların eksikliğinden değil, doğayı metalaştıran üretim ve tüketim modelinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla çözüm de sembolik çevre projeleriyle değil, ekonomik ve toplumsal sistemi dönüştürecek köklü politikalarla mümkündür.
Bu dönüşümün merkezinde agroekoloji yer almalıdır. Çünkü agroekoloji yalnızca bir tarım tekniği değil; doğayla uyumlu üretimi, yerel bilgiyi, biyolojik çeşitliliği, küçük üreticiyi, kamusal planlamayı ve toplumsal dayanışmayı esas alan bir yaşam modelidir. Toprağı sadece üretim yapılacak bir zemin değil, yaşayan bir ekosistem olarak gören bir anlayıştır.
Bugün endüstriyel tarım modeli, iklim krizinin en önemli nedenlerinden biri haline gelmiştir. Yoğun kimyasal gübre kullanımı, pestisitler, monokültür üretim, hibrit ve patentli tohumlar, aşırı yeraltı suyu tüketimi, uzun mesafeli taşımacılık ve fosil yakıta bağımlı üretim hem sera gazı emisyonlarını artırıyor hem de toprağın canlılığını yok ediyor. Oysa sağlıklı bir toprak, atmosferden karbon depolayabilen en büyük doğal yutaklardan biridir. Toprağı kimyasallarla öldürdüğünüzde yalnızca üretimi değil, iklimi de kaybediyoruz.
‘YAPAY GÜBREYE VE PESTİSİTLERE BAĞIMLI TARIMDAN UZAKLAŞMAK ZORUNDAYIZ’
Bu nedenle yapay gübreye ve pestisitlere bağımlı tarımdan uzaklaşmak zorundayız. Kimyasal girdilerin yerine organik maddeyi artıran, yerel tohumları koruyan, suyu tasarruflu kullanan ve ürün çeşitliliğini esas alan ekolojik üretim modelleri yaygınlaştırılmalıdır. Çünkü doğa tek ürün istemez, çeşitlilik ister. Tarım da ancak çeşitlilikle direnç kazanabilir.
Çözümün temel başlıklarından biri de gıda egemenliğidir. Bugün gıda sistemi, birkaç uluslararası şirketin kontrolüne bırakılmış durumda. Çiftçi hangi tohumu kullanacağını, hangi ilacı atacağını, hangi gübreyi alacağını ve ürününü kime satacağını büyük ölçüde piyasanın belirlediği koşullarda belirliyor.
Oysa gıda egemenliği, halkın kendi gıda sistemini belirleme hakkıdır. Üreticinin kendi tohumuna sahip çıkabilmesi, yerel üretimin desteklenmesi, tüketicinin sağlıklı gıdaya ulaşabilmesi ve tarım politikalarının şirketlerin değil toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmesi demektir. Bunun yolu ise küçük üreticiyi yeniden tarımın merkezine koymaktan geçiyor.
Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri küçük çiftçiliğin tasfiye edilmesidir. Köylü, üretimden çekildikçe hem kırsal yoksullaşıyor hem de endüstriyel tarım şirketleri güçleniyor. Oysa küçük aile işletmeleri, kooperatifler ve üretici birlikleri desteklendiğinde hem karbon ayak izi azalıyor hem de yerel ekonomi güçleniyor. Bu noktada dayanışma ekonomileri büyük önem taşıyor. Üretici kooperatifleri, tüketim kooperatifleri, kadın kooperatifleri, yerel pazarlar ve topluluk destekli tarım modelleri yalnızca ekonomik araçlar değil; ekolojik dönüşümün temel mekanizmalarıdır. Çünkü üreticiyle tüketici arasındaki aracılık zincirini kısaltıyor, yerel üretimi güçlendiriyor ve gıdayı piyasanın spekülatif baskısından kısmen de olsa koruyor.
Aynı şekilde, yerinde ve yaygın üretim anlayışını güçlendirmek gerekiyor. Bugün Türkiye'de bir ürün, binlerce kilometre taşınarak sofraya geliyor. Bu hem karbon salımını hem de gıda maliyetlerini artırıyor. Oysa her bölgenin kendi ekolojik koşullarına uygun üretim planlaması yapılmalı, üretim mümkün olduğunca tüketildiği yerde gerçekleştirilmelidir. Yerinde üretim; daha az enerji tüketimi, daha düşük ulaşım maliyeti, daha az karbon salımı ve daha güçlü yerel ekonomi anlamına gelir. Bütün bunların başarılabilmesi için güçlü bir kamusal planlama şarttır.
Tarım piyasaya bırakılamaz. Su, toprak, tohum ve gıda kamusal varlıklardır. Devletin görevi yalnızca destekleme primi açıklamak değil; üretimi bilimsel esaslara göre planlamak, doğal varlıkları korumak ve üreticiyi şirketler karşısında güçlendirmektir.
‘YEREL YÖNETİMLERİN ROLÜ SON DERECE BELİRLEYİCİDİR’
Bu noktada yerel yönetimlerin rolü de son derece belirleyicidir. İklim krizinin etkileri en çok kentlerde ve kırsal alanlarda hissediliyor; çözümün önemli bir kısmı da yerelde üretilmek zorunda. Belediyeler yalnızca park yapan ya da çiçek diken kurumlar değildir. Aynı zamanda gıda politikalarının, su yönetiminin, atık yönetiminin, kırsal kalkınmanın ve yerel dayanışmanın en önemli aktörleridir.
Son yıllarda bazı belediyelerin üretici kooperatiflerinden alım yapması, yerel tohum merkezleri kurması, üretici pazarlarını desteklemesi, kırsal kalkınma projeleri geliştirmesi ve çiftçilere fide, tohum, kompost ile teknik destek sağlaması son derece kıymetlidir. Ancak bunların münferit uygulamalar olmaktan çıkıp kamusal bir politika haline gelmesi gerekiyor. Bu nedenle yeniden belediyeleşme anlayışı büyük önem taşıyor.
Buradan kastımız, yalnızca belediyelerin hizmet üretmesi değil; kamucu bir anlayışla üretimin, dayanışmanın ve ekolojik dönüşümün öncüsü haline gelmesidir. Yerel yönetimler kooperatiflerle birlikte çalışmalı, kent bostanlarını yaygınlaştırmalı, kamu yemekhanelerinde yerel üreticiden alım yapmalı, okul beslenme programlarını bölgesel üretimle ilişkilendirmeli, su havzalarını korumalı ve kent ile kır arasında yeni dayanışma ağları kurmalıdır.
İklim krizine karşı mücadelede yatay üretim ilişkileri de büyük önem taşıyor. Kararlar birkaç şirket ya da merkezi otorite tarafından değil; üreticilerin, kooperatiflerin, sendikaların, meslek odalarının, bilim insanlarının ve yerel halkın ortak katılımıyla alınmalıdır. Çünkü ekolojik dönüşüm tepeden inme değil, aşağıdan yukarıya örgütlenen demokratik süreçlerle başarıya ulaşabilir.
‘İKLİM KRİZİNİN ÇÖZÜMÜ AGROEKOLOJİDE, GIDE EGEMENLİĞİNDE’
Özetle, iklim krizinin çözümü teknolojiye teslim edilmiş "yeşil büyüme" projelerinde değil; agroekolojide, gıda egemenliğinde, kamucu planlamada, güçlü kooperatiflerde, küçük üreticinin yeniden ayağa kaldırılmasında ve dayanışma ekonomilerinin büyütülmesindedir.
Doğayı şirketlerin kâr alanı olmaktan çıkarıp toplumun ortak yaşam alanı haline getirmeden; toprağı, suyu ve tohumu piyasanın insafından kurtarmadan gerçek bir iklim politikası kurulamaz. Birkaç ağaç dikmek elbette değerlidir; ancak asıl ihtiyaç, ormanları kesmeyen, toprağı zehirlemeyen, suyu ticarileştirmeyen, küçük üreticiyi tasfiye etmeyen ve yaşamı merkeze alan yeni bir üretim ve yönetim modelidir. Tam da bu nedenle iklim mücadelesi yalnızca uzmanların ya da çevre örgütlerinin değil, toplumun tamamının ortak mücadelesi olmak zorundadır.
Üreticilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların, bilim insanlarının, sendikaların, meslek odalarının ve tüm yurttaşların sözünü ortaklaştıracağı güçlü bir toplumsal iklim hareketine ihtiyaç var. Çünkü bugün gördüğümüz gibi, her yıl düzenlenen COP zirvelerinde yeni hedefler, yeni taahhütler ve yeni finans mekanizmaları açıklanıyor; ancak fosil yakıt yatırımları sürüyor, madencilik projeleri genişliyor, ormanlar ve tarım alanları şirketlerin kullanımına açılmaya devam ediyor. İklim krizini yaratan üretim modeli değişmediği sürece, yalnızca uluslararası konferans salonlarında alınan kararlarla gerçek bir dönüşüm sağlanamaz.
Bu nedenle iklim politikalarının, yalnızca devletlerin ve şirketlerin müzakere ettiği süreçler olmaktan çıkıp halkların, emekçilerin ve yerel toplulukların doğrudan söz sahibi olduğu demokratik bir zeminde şekillenmesi gerekiyor. Sendikamızın da bileşenlerinden biri olduğu, 14-18 Kasım tarihlerinde Antalya'da düzenlenecek ‘Halkların İklim Zirvesi’ tam da bu anlayışla önemli bir buluşma olacak. İklim adaletini, gıda egemenliğini, agroekolojiyi, emeği ve yaşamı savunan herkesin deneyimlerini paylaşacağı, ortak mücadeleyi büyüteceği bu zirveye doğasını, suyunu, toprağını ve geleceğini savunmak isteyen herkesi davet ediyoruz.
Çünkü gerçek çözüm; şirketlerin kârını önceleyen COP masalarında değil, halkların dayanışmasında, ortak mücadelesinde ve yaşamı merkeze alan alternatifleri birlikte inşa etmesinde yatıyor.
‘BİR DİĞER SORUN KİMYASALLAŞAN TARIMDIR’
Yaşanan iklim krizinin halk sağlığına etkileri nelerdir?
Başta bahsettiğimiz toprak, su, hava ve gıda sistemlerinin ekolojik yıkımla birlikte hızla bozulması, aynı zamanda insan sağlığını belirleyen en temel unsurlar olarak çok önemli bir yerde duruyor. Dünya Sağlık Örgütü, uzun yıllardır iklim değişikliğini 21. yüzyılın en büyük halk sağlığı tehdidi olarak tanımlıyor. Ancak bu tehdit yalnızca iklim değişikliğinden değil, doğayı piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillendiren politik tercihlerden de kaynaklanıyor.
Öncelikle gıda güvenliği ve gıda egemenliği meselesine bakmak gerekiyor. İklim krizinin en önemli etkilerinden biri, tarımsal üretimde yaşanan belirsizliktir. Kuraklık, don, aşırı sıcaklar, dolu, sel ve su kıtlığı üretimi azaltıyor. Üretim düştükçe fiyatlar yükseliyor, sağlıklı gıda giderek lüks hale geliyor. Ancak sorun yalnızca gıdanın pahalı olması değildir.
Asıl mesele; herkesin yeterli, sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya eşit biçimde ulaşamamasıdır. Bu nedenle konuya aynı zamanda gıda adaleti perspektifinden bakmak gerekiyor. Gelir düzeyi düşük ya da orta gelirli milyonlarca insan artık sağlıklı beslenemiyor; daha ucuz ama besin değeri düşük, yoğun katkı maddesi içeren ultra işlenmiş ürünlere yönelmek zorunda kalıyor. Bu durum, çocuklarda gelişim sorunlarından obeziteye, diyabete ve kalp-damar hastalıklarına kadar pek çok sağlık sorununu beraberinde getiriyor. Dolayısıyla iklim krizi yalnızca tarladaki üretimi değil, sofradaki beslenme hakkını da tehdit ediyor.
Bir diğer önemli sorun ise kimyasallaşan tarımdır. Endüstriyel tarım modeli, yoğun sentetik gübre ve pestisit kullanımını teşvik ediyor. Bu kimyasallar yalnızca toprağı değil, yeraltı sularını, akarsuları ve gıda zincirini de kirletiyor. Pestisit kalıntıları, sebze ve meyveler aracılığıyla doğrudan insan vücuduna giriyor. Bilimsel çalışmalar, birçok pestisitin kanser, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar ve çocuk gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu ortaya koyuyor.
‘HALKA ETKİLERİNDEN BİR DİĞERİ DE SUYA ERİŞİMİN TEHLİKE ALTINDA OLMASIDIR’
İklim krizinin halk sağlığı üzerindeki bir diğer önemli etkisi ise suya erişimin tehlike altında olmasıdır. Kuraklık nedeniyle kullanılabilir tatlı su varlıkları azalırken; madencilik faaliyetleri, endüstriyel atıklar, tarımsal kimyasallar ve plansız sanayileşme mevcut su varlıklarını kirletiyor. Bugün birçok bölgede insanlar yalnızca su kıtlığıyla değil, temiz suya erişememe sorunuyla da karşı karşıya.
Özellikle altın madenciliğinde kullanılan siyanür, ağır metaller ve diğer kimyasallar, yeraltı ve yerüstü sularında uzun yıllar sürebilecek kirlilik yaratabiliyor. Yakın dönemde yaşanan maden faciaları da gösterdi ki bir maden kazasının etkisi yalnızca işletme sahasıyla sınırlı kalmıyor; tarım alanlarını, nehirleri, içme suyu kaynaklarını ve bütün ekosistemi etkileyebiliyor. Suyun kirlenmesi ise doğrudan halk sağlığının tehdit altına girmesi anlamına geliyor.
Aynı durum hava kalitesi için de geçerlidir. Termik santraller, madencilik faaliyetleri, sanayi tesisleri ve orman yangınlarının yarattığı hava kirliliği; astım, KOAH, akciğer kanseri ve kalp-damar hastalıklarını artırıyor. Özellikle çocuklar, yaşlılar, kronik hastalığı bulunan bireyler ve açık alanda çalışan emekçiler bu riskleri çok daha ağır yaşıyor.
İklim krizinin görünmeyen ama önemli sonuçlarından biri de bulaşıcı hastalıkların yayılımındaki değişimdir. Sıcaklık artışıyla birlikte sivrisinekler ve keneler gibi hastalık taşıyıcı canlıların yaşam alanları genişliyor, daha önce görülmeyen bölgelerde yeni enfeksiyon riskleri ortaya çıkıyor. Bunun yanında aşırı sıcaklar nedeniyle sıcak çarpması, böbrek hastalıkları ve kalp-damar rahatsızlıklarına bağlı ölümler de artıyor.
‘ENDÜSTİYEL BALIKÇILIK VE DENİZ EKOSİSTEMLERİNİN TAHRİBİ’
Önemle üzerinde durulması gereken bir başka konu ise endüstriyel balıkçılığın ve deniz ekosistemlerinin tahribidir. Denizlerin aşırı avcılıkla tüketilmesi, dip trolü gibi yıkıcı avlanma yöntemleri, deniz kirliliği ve iklim değişikliğine bağlı deniz suyu sıcaklıklarının artması, balık stoklarını hızla azaltıyor. Denizlerde biyolojik çeşitlilik kayboldukça, toplumun kaliteli protein kaynaklarına erişimi de zorlaşıyor. Küçük ölçekli kıyı balıkçılığı tasfiye edilirken, büyük endüstriyel filoların denizler üzerindeki baskısı artıyor.
Sonuçta hem deniz ekosistemleri zarar görüyor hem de halk daha pahalı ve daha sınırlı deniz ürünlerine ulaşabiliyor. Benzer şekilde meraların yok edilmesi, küçük üreticinin tasfiye edilmesi ve endüstriyel hayvancılığın yaygınlaşması da hem hayvan refahını hem de halk sağlığını olumsuz etkiliyor. Aşırı antibiyotik kullanımı, kapalı üretim sistemleri ve biyolojik çeşitliliğin azalması yeni sağlık risklerini de beraberinde getiriyor.
Bütün bunların yanında iklim krizinin ruh sağlığı üzerindeki etkileri de giderek daha görünür hale geliyor. Yangınlar, seller, kuraklık, üretim kayıpları ve zorunlu göçler insanların yaşam güvencesini sarsıyor. Üreticiler gelecek kaygısıyla karşı karşıya kalırken, afetlerden etkilenen toplumlarda travma, depresyon ve kaygı bozuklukları giderek yaygınlaşıyor.