NATO Zirvesi sonrası: Beklenti tuzağı ve Kürtlerin ikinci yüzyılı

Birinci yüzyıl, Kürtlerin var olma mücadelesinin yüzyılıydı. İkinci yüzyıl ise bu varlığı küresel ölçekte birbirine bağlayabilen, kendi ekonomik kapasitesini geliştirebilen ve ortak stratejik aklını kurabilen bir halk olmanın yüzyılı olmak zorunda.

HÜSEYİN SALİH DURMUŞ

Bir önceki yazıda, 1975 Cezayir Anlaşması üzerinden şu gerçeğe dikkat çekmeye çalışmıştık: Tarih, yalnızca devletlerin attığı adımlarla değil, o adımların halklar üzerinde bıraktığı uzun vadeli sonuçlarla okunmalıdır. 1975’te Kürtler, İran ile Irak arasındaki uzlaşmanın görünmeyen sonucuydu; anlaşma metninde adları bile geçmedi, ama bedelini en ağır onlar ödedi. Bugün Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de benzer bir tarihsel eşik olarak okunmayı hak ediyor.

Zirve sonrası değerlendirmelerin büyük bölümü, Türkiye’nin artan jeopolitik önemine odaklandı. Karadeniz, Ortadoğu, enerji koridorları, göç yönetimi ve savunma sanayii üzerinden Ankara’nın yeni dönemin merkezi aktörlerinden biri haline geldiği vurgulandı. Bu değerlendirme yersiz değil; ancak eksik.

YENİ BİR GÜVENLİK MİMARİSİ

Son dönemde sıkça tartışılan NATO 3.0 kavramı, içinden geçtiğimiz dönüşümün kavramsal ifadesi. Sovyetler Birliği’ni çevrelemeye dayanan NATO 1.0’ın ve Balkanlar’dan Afganistan’a, Libya’dan Ortadoğu’ya uzanan müdahaleci NATO 2.0’ın ardından bugün yeni bir dönem şekilleniyor. Bu dönemin merkezinde artık yalnızca askeri güç değil; savunma sanayii, üretim kapasitesi, teknoloji, tedarik zincirleri ve ekonomik dayanıklılık var. Savunma, cephenin yanı sıra, fabrikalarda ve laboratuvarlarda da inşa ediliyor artık.

Türkiye de kendisini bu yeni mimarinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olarak konumlandırmaya çalışıyor. Ancak jeopolitik önem hiçbir devlet için kalıcı değildir. Avrupa bugün Türkiye ile yakın çalışırken, aynı zamanda kendi savunma kapasitesini de yeniden inşa ediyor. Bu nedenle bugünkü tabloyu değişmez bir gerçeklik olarak değil, devam eden bir yeniden yapılanma süreci olarak okumak gerekiyor.

Irak’tan Suriye’ye, NATO’dan Avrupa Birliği’ne uzanan diplomatik ve güvenlik trafiği birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo, tek başına kesin bir sonuca işaret etmese de Kürt meselesinin yeni bölgesel güvenlik mimarisi içinde yeniden tanımlanmaya çalışıldığını gösteriyor.

1975’te Kürt meselesi, İran-Irak uzlaşmasının görünmeyen sonucuydu. Bugün ise benzer biçimde, kurulmakta olan yeni güvenlik düzeninin görünmeyen merkezlerinden biri haline geliyor.

KÜRTLER KENDİ STRATEJİK AKLINI HİÇBİR ULUSLARARASI MERKEZE TESLİM EDEMEZ

Ocak ayında Halep’te yaşananlar, uluslararası sistemin artık Kürtler açısından eski güvenceleri sunmadığını gösterdi. Ankara’daki NATO Zirvesi ise aynı sistemin yeni güvenlik mimarisinin nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. İlkinde çöken düzeni gördük; bugün ise kurulmakta olan düzeni görüyoruz.

Bu yeniden tanımlama süreci yalnızca diplomatik temaslarda değil, yeni aktörlerin nasıl konumlandırıldığında da görülüyor. Geçmişte El Kaide bağlantılı bir örgütün lideri olarak bilinen ve bugün Suriye’nin geçiş dönemi cumhurbaşkanı olarak öne çıkan Ahmed eş-Şara’nın, Türkiye’nin desteğiyle uluslararası meşruiyet alanına taşınması bunun örneklerinden biri. Yakın zamana kadar cihatçı geçmişiyle anılan bir aktör, yeni güvenlik mimarisinin görünür yüzlerinden biri haline gelirken, DAİŞ’e karşı yıllarca mücadele etmiş Kürt hareketinin aynı çerçevenin dışında tutulmaya çalışılması, uluslararası siyasetin ilkesel tutarlılıktan çok değişen jeopolitik hesaplarla işlediğini bir kez daha gösteriyor.

Her iki süreçten çıkan ortak sonuç aynı: Kürtler, kendi stratejik aklını hiçbir uluslararası merkeze teslim edemez.

Bu tespit, dünyadan kopmak anlamına gelmiyor. Rojava deneyimi bunun en açık örneğidir. DAİŞ’e karşı uluslararası koalisyonun en önemli kara gücü olan Kürtler, büyük bedeller ödeyerek meşruiyet kazandı, ancak Suriye’nin yeni siyasal dengeleri kurulurken karar süreçlerinin dışına itilebildiler. Bu şaşırtıcı değil. Uluslararası siyaset çoğu zaman ahlaki sadakatle değil, değişen çıkar dengeleriyle işler.

Dolayısıyla mesele, NATO yanlısı ya da NATO karşıtı olmak değildir. Asıl mesele, hiçbir uluslararası güce bağımlı hale gelmeden, ama hiçbir aktörü de peşinen karşısına almadan, kendi siyasal iradesini koruyabilecek bir stratejik ilişki kapasitesi geliştirebilmektir.

Kürtleri inkar etme ve tasfiye etme siyaseti yeni değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana Ankara’nın asimilasyon politikaları, Irak’ta Baas rejiminin Arap milliyetçiliği, Suriye’de güvenlik devleti anlayışı ve İran’daki merkeziyetçi yönetimler, farklı yöntemler ve farklı ideolojilerle aynı hedefte buluştu: Kürtleri ayrı bir siyasal özne olarak tanımamak.

Bütün bu projelerin ortak varsayımı aynıydı: Kürtlerin siyasal iradesi kırılabilir, zamanla eritilebilir ya da başka kimliklere eklemlenerek ortadan kaldırılabilirdi. Ancak geçen yüzyılın ortaya koyduğu başka bir gerçek var. Rejimler değişti, liderler değişti, ittifaklar dağıldı; fakat Kürt meselesi ortadan kalkmadı. Kürtler yalnızca direnmekle kalmadı; siyasal, toplumsal ve uluslararası düzeyde varlıklarını yeniden ürettiler.

Belki de ikinci yüzyılın en önemli dersi burada yatıyor: Sorun artık Kürtlerin ayakta kalıp kalmayacağı değil, bu tarihsel dayanıklılığı nasıl kalıcı kurumlara, ekonomik kapasiteye ve ortak bir stratejik akla dönüştürecekleridir.

MÜZAKERE BİR İMKAN OLABİLİR FAKAT TEK BAŞINA BİR GÜVENCE DEĞİLDİR

Bugün Türkiye’de yürütülen süreç etrafında yoğun bir diplomasi trafiği yaşanıyor. “Tarihi eşik”, “son viraj” ve “kritik aşama” gibi ifadeler günlük siyasi dilin parçası haline gelmiş durumda.

Bu sürecin nasıl sonuçlanacağını bugünden kestirmek güç. Ancak devlet geleneğinin tekrar eden bir davranış kalıbını da gözden kaçırmamak gerekiyor: Kürtleri büyük bir beklenti duygusuna sürüklemek, bu beklentiyi toplumsal enerjiyi yönetmenin bir aracına dönüştürmek ve sürecin sonunda sınırlı adımları büyük bir tarihsel dönüşüm gibi sunmak.

2013–2015 çözüm süreci bunun en yakın örneğiydi. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Sarayı’nda canlı yayınlar eşliğinde okunan on maddelik metin, sürecin yeni ve tarihsel bir aşamaya ulaştığı yönünde güçlü bir beklenti yaratan, sembol değeri yüksek bir momentti. Ancak aradan yalnızca birkaç ay geçtikten sonra süreç çöktü. Kürdistan’ın kent merkezlerinde daha önce benzeri görülmemiş ölçekte ağır çatışmalar yaşandı; şehirler yıkıma uğradı, toplumsal hafızada derin travmalar ve kalıcı kırılmalar oluştu. Bu deneyim, beklentilerin yarattığı siyasal atmosfer ile sahada ortaya çıkabilecek sonuçların her zaman aynı doğrultuda ilerlemediğini gösterdi.

Bugün de benzer bir beklenti atmosferi oluşuyor; ancak yasal çerçevenin içeriği ve zamanlaması hâlâ belirsizliğini koruyor. Bu benzerliği vurgulamak kötümserlik değil, tarihsel hafızanın gereğidir. Çünkü müzakere bir imkan olabilir; fakat tek başına bir güvence değildir.

Kürtlerin önündeki temel görev, bütün siyasal ufuklarını herhangi bir sürecin sonucuna bağlamadan beklenti yönetimini kendi ellerinde tutabilmektir.

KÜRTLER ARTIK ESKİ KÜRTLER DEĞİL

Belki de artık yalnızca ulusal birlik tartışmaları yeterli değildir. İhtiyaç duyulan şey, dört parçada yaşayan Kürtlerle diasporanın siyasal, toplumsal, akademik ve entelektüel potansiyelini ortak bir gelecek vizyonu etrafında buluşturabilecek yeni mekanizmalar geliştirmektir.

Birinci yüzyıl boyunca Kürt siyaseti, büyük ölçüde yaşadığı devletlerin sunduğu siyasal alanlar içinde hareket etti. Ankara, Bağdat, Şam ve Tahran, aynı zamanda Kürt siyasetinin ufkunu da belirledi. Oysa ikinci yüzyılın temel sorusu başka bir yerde duruyor: Kürtler, yalnızca yaşadıkları devletlerin sınırları içinde değil, küresel ölçekte nasıl bir siyasal, ekonomik ve entelektüel kapasite kurabilecek?

Bu sorunun merkezinde ekonomi de yer alıyor. Kürt siyaseti uzun yıllar boyunca güvenlik, kimlik ve diplomasi alanlarında önemli bir tecrübe biriktirmiş olsa da ekonomik strateji konusunda aynı kurumsal kapasiteyi geliştiremedi. Oysa ekonomik güç, yalnızca refah üretmenin değil; toplumsal dayanıklılığın, siyasal temsilin ve uluslararası etkinliğin de temelidir.

Diaspora sermayesi, teknoloji girişimleri, burs fonları, araştırma merkezleri, bağımsız medya ağları ve uluslararası hukuk mekanizmaları, ikinci yüzyılın stratejik altyapısını oluşturacaktır. Çünkü ekonomik kapasite olmadan diplomasi, akademi ve siyasal temsil uzun vadede sürdürülebilir hale gelemez.

NATO kendisini yeniden tanımlıyor. Avrupa yeni bir güvenlik ve ekonomi mimarisi kuruyor. Türkiye, Irak, Suriye ve İran kendi krizleri ve dönüşümleri içinde yeni dengeler arıyor. Önümüzdeki yıllarda dört parçada birbirinden farklı süreçler yaşanacak; yeni çatışmalar, yeni uzlaşmalar ve yeni kırılmalar ortaya çıkacak.

Ancak Kürtlerin önündeki temel mesele, bu süreçlerin hangisinin daha başarılı ilerleyeceğinden ibaret değildir. Asıl mesele, bütün bu farklılaşmalara rağmen Kürtlerin ortak tarihsel birikimini, siyasal iradesini ve toplumsal varlığını koruyabilecek kalıcı bir güç inşa edip edemeyeceğidir.

Birinci yüzyıl boyunca Kürtler, çoğu zaman yaşadıkları devletlerin sınırları içinde düşünmek ve hareket etmek zorunda kaldı. Oysa ikinci yüzyıl, yalnızca dört parçanın değil, beşinci parçanın da yüzyılı olacaktır. Çünkü dünyanın dört bir yanına yayılmış milyonlarca Kürt artık yalnızca bir diaspora topluluğu değil; siyaset, ekonomi, akademi, hukuk, teknoloji ve medya alanlarında da dört parçayı birbirine bağlayabilecek küresel bir kapasitenin taşıyıcısıdır.

Yarın Türkiye’de başka bir süreç başlayabilir, Irak’ta dengeler değişebilir, Suriye yeniden şekillenebilir, İran yeni bir döneme girebilir. Fakat bütün bu dönüşümlerin ortasında, Kürdistan mücadelesinin sürekliliğini koruyabilecek yegane güç, beşinci parçanın örgütlü, kurumsal ve aktif hale gelmesi olacaktır.

Birinci yüzyıl, Kürtlerin var olma mücadelesinin yüzyılıydı. İkinci yüzyıl ise bu varlığı küresel ölçekte birbirine bağlayabilen, kendi ekonomik kapasitesini geliştirebilen ve ortak stratejik aklını kurabilen bir halk olmanın yüzyılı olmak zorunda.

Dünya eski dünya değil, Kürtler de artık eski Kürtler değil.