İnce: Patronlar örgütlü işçiyi sevmez

İşçilerin kötü koşullarda çalışmasının, örgütsüz ve savunmasız bırakılmaları nedeniyle mümkün olduğunu belirten Dev-Turizm İş Sendikası Eğitim ve Örgütlenme Görevlisi Salih İnce, “Patronlar örgütlü işçiyi sevmez, örgütlenmemeleri için her yolu dener” dedi

SALİH İNCE

Türkiye’de son dönemde işçilerin haklarına yönelik saldırılar artarken, sendikal mücadelenin içine düştüğü tıkanıklık da daha fazla tartışılmaya başlandı. İşçiler, her iş kolunda kazanılmış haklarını dahi alamaz duruma gelirken iş cinayetlerinin artması ve konfederasyonların etkili eylemler gerçekleştirmemesi tepkiyle karşılanıyor.

Sendikal mücadelenin tıkanıklığına karşı farklı bir mücadele tarzı izleyen bazı sendikalar ise işçi direnişlerinde ön plana çıkıyor. Bunlardan biri de DİSK’e bağlı Dev Turizm-İş Sendikası. Sendikanın Eğitim ve Örgütlenme Görevlisi Salih İnce, Türkiye’de sendikal mücadelenin içinde bulunduğu tıkanıklığı ve çözüm yollarını ajansımıza değerlendirdi.

‘NEOLİBERAL SİSTEM İŞÇİ SINIFININ HAKLARINI GASP EDİYOR’

Türkiye’de hak gasplarının çalışma yaşamından hiç eksik olmadığını belirten İnce, şunları söyledi:

“Türkiye’de hak gaspları ve baskılar çalışma yaşamından hiç eksik olmadı. Bugün bu konuda özel bir dönemin içerisindeyiz. Ücretler aşağı doğru baskılanıyor. Çalışma koşullarında insanlık dışı uygulamalar ağırlaşıyor. 80’lerden bugüne ülkede uygulanan neoliberal sermaye birikim modelinin ve o modelin getirdiği çalışma rejiminin vardığı nokta bu. İşçi sınıfının kazanılmış tarihsel haklarının bugünlere taşınabilenleri de gasp ediliyor.

Daha ilan edildiğinde asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir dönemden söz ediyoruz. Aynı zamanda asgari ücretin ‘ortalama ücret’ haline geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Yani geniş emekçi kitleler açlığa mahkum edilmek isteniyor. Bununla da kalmıyor, yaygın bir biçimde ücretler ödenmiyor. İnsanlar, açlık sınırının altında da kalsa ücretini alabildiğine dua eder hale getiriliyor.

Buna paralel olarak çalışma yaşamı esir kampından farksız hale getiriliyor. Ücretini alabilmek için emekçilerin bu koşullara katlanması isteniyor. Çalışma hayatında emekçiler ‘zorundalık ve zorbalık’ kıskacına hapsediliyor. Her türlü baskı, taciz, mobbing ve şiddet, çalışma hayatının normalleri haline getirilmiş durumda. Alınmayan işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri nedeniyle bedenleri ve ruhları tahrip eden meslek hastalıkları, iş cinayetleri de bu çalışma rejiminin artık normalleştirilmiş olguları. Adeta Engels’in 19. yüzyıl ortalarında kaleme aldığı ‘İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’ kitabında tasvir edilen çalışma ve yaşam koşullarına doğru hızlıca yol alıyoruz.”

‘PATRONLAR ÖRGÜTLÜ İŞÇİYİ SEVMEZ’

İşçilerin kötü koşullarda çalışmasının, örgütsüz ve savunmasız bırakılmaları nedeniyle mümkün olduğuna işaret eden İnce, şöyle devam etti:

“Bu nedenle neoliberal sermaye birikim modelinin devreye sokulması için öncelikle işçi sınıfının ve halkın örgütlü var oluşu sermayenin hedef tahtasına oturtuldu. O günlerden bugünlere, sermayenin ve devletin sendikasızlaştırma politikaları sistematik olarak işledi. Sendikalı olmak isteyen işçiler, türlü baskıların yanında işten atılmakla tehdit edildi. Örgütsüzlüğün önemli bir nedeni bu.

Elbette patronlar örgütlü işçiyi sevmez, örgütlenmemeleri için her yolu dener. Buna rağmen sendikalaşmanın başarılması gerekir. O yüzden örgütsüzlüğün tek nedeni sermayenin saldırıları olsaydı sorun belki daha kolay aşılabilirdi. Fakat bu faktörün yanında, sorunun aşılmasını çok daha çetrefilli hale getiren başka gelişmeler de yaşandı. Kapitalizmin değişimi ve dönüşümü sonucu çalışma hayatı ciddi anlamda değişiklikler geçirdi.

Geleneksel sendikal yapılar, sanayi kapitalizmi dönemine ait. O dönemde doğdu ve şekillendi. Ayrıca çalışma hayatına dair mevzuat da sanayi kapitalizmi döneminin ürünü. Bu dönemin aklı, işyeri denildiğinde fabrikaları, işçi denildiğinde de fabrika işçisini anlıyor. Aynı zamanda fabrikanın işçilerinin de bütünlüklü bir yapı arz etmesi gerekiyor. Böylesi işyerlerinde bu sendikal anlayış belli ölçülerde halen iş görmeye devam edebiliyor. Neoliberal dönemde sömürüyü artırmak için uygulamaya sokulan esnek istihdam biçimleri, yaygın taşeronlaşma ve işçi sınıfının parçalı bir yapıya bürünmesi, geleneksel sendikal anlayışın ilgi alanına girmiyor.

Bunun üzerine kapitalizmde yaşanan değişimin getirdiği sonuçlar, büyüyen hizmetler sektörü, yeni teknolojilerin getirdiği yeni istihdam biçimleri, göçmen işçiler, öğrenci işçiler, stajyer işçiler, emekli işçiler (yani emekli olduktan sonra da çalışmak zorunda olanlar), kayıt dışı çalıştırılan işçiler, muazzam boyuttaki işçi sirkülasyonu, derinleşen güvencesizlik; bütün bu yenilikler de yine aklı sanayi kapitalizmi dönemine takılı kalan anlayışın ilgi alanı dışında.

Yeniliği kavramaya çalışan ve sahada emek harcayan kimi mücadeleci sendikaları dışında tutarsak tüm konfederasyonlardaki hâkim anlayış geçmiş dönemi temsil ediyor. İşte sendikasızlaştırmaya yönelik sistematik zorun yanında bu kapsamlı değişim ve -arayışlar olmakla birlikte- değişime henüz yanıt üretilememesi, işçi sınıfının kesif örgütsüzlük durumunun nedeni.”

‘TÜRKİYE’DE SENDİKAL BİR KRİZ VAR’

Türkiye’de sendikal bir krizin yaşandığını ve bunun netleştirilmesi gerektiğini belirten İnce, şöyle konuştu:

“‘Sendikal kriz’ tespitinize katılıyorum. Gerçekten de ülkede bir yığın krizin yanında sendikal krizden de söz edebiliriz. Hatta belki ‘kriz’ tespiti, durumu betimlemek için hafif bile kalabilir.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1966 yılında kaleme aldığı bir yazısında, ‘Türkiye'de bugün bir sendikalar meselesi yok, bir sendikalar faciası vardır’ der. Altmış yıl sonra bugün Kıvılcımlı’nın işaret ettiği ‘sendikalar faciası’ derinleşerek sürüyor. Yani ‘kriz’ değil, yaşanan durum bir facia… Kriz olarak nitelediğimiz durum, işçi sınıfının -yaşadığı onca sosyal ve ekonomik yıkıma rağmen- örgütlenememesi ve mevcut sendikal mücadelenin bu anlamda uzun süreli bir tıkanıklık yaşıyor oluşudur.

Az önce de belirttiğim gibi, kapitalizmdeki değişimi ve işçi sınıfının yeni yapısını kavrayamamak, tıkanıklığın ve sendikal krizin ana nedeni. Bir de buna, statükonun sürdürülmesinden kişisel çıkarı olan sınıf hainlerinin rolünü eklemek gerekiyor. Toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisine sahip ve dolayısıyla aidat geliri olan kimi sendikalara çöreklenmiş, sendikacılığı meslek haline getirmiş, sınıfın kanını emen sarı sendikacılardan söz ediyorum. Elbette onların işçi sınıfının kurtuluşu gibi bir derdi olmadığından, yeniyi kavramak gibi bir gündemleri de yok. Aslında bu güruhun sınıf içerisindeki güçleri de kudretleri de abartılmamalı. İşçi sınıfı o kadar zayıflatıldı ki onlar mevcut pozisyonlarını bu zayıflıktan faydalanarak elde edebiliyorlar. Yoksa gelişecek bir hareketin bunları çok da zorlanmadan süpürüp atacağını düşünüyorum.”

‘İŞÇİ SINIFI BÜYÜK BİR SALDIRI ALTINDA’

İşçi sınıfının büyük saldırı altında olduğuna ve savunmasız kaldığına dikkat çeken İnce, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hak gaspları yoğun yaşanıyor. Büyük ölçüde örgütsüz olduğu için de saldırılar karşısında savunmasız. Mevzuatın sınırlarına hapsolmayan fiili bir hak alma mücadelesi çizgisinin geliştirilmesi şart. ‘Mevzuatın sınırlarına hapsolmayan’ derken işkolu barajı, işkolları, kayıt dışılık gibi meselelerden söz ediyorum. Bütün bunlara takılmadan, parçalı haldeki sınıfın tüm katmanlarına seslenen fiili, direnişçi bir sınıf sendikacılığı anlayışını büyütmek gerekiyor.

Bu noktada tek tek çabalar, sonuca gitme anlamında kifayetsiz kalabiliyor. Bu çabaların bir dayanışma zemininde birbirine güç vermesi de şart. Yine mevcut mevzuatı ve o mevzuata dayalı sendikal yapıları aşan ortak mücadele zeminlerinin geliştirilmesine ihtiyaç var. Ayrıca sanayi kapitalizmi döneminde ‘işyeri temelli’ örgütlenme anlayışı hakimdi. İşçi sirkülasyonunun yoğun yaşandığı günümüzde bir işçiyle işyerinde uzun süreli bağ kurabilmek, işyeri temelli örgütlenmede aynı yüzlerle uzun ömürlü yan yana gelişi sağlamak çok güç. İşçileri yaşam alanlarından da kuşatabilmek gerekiyor. Sendikaların, işçilerin yaşam alanlarındaki sınıfsal sorunlarına da yüzü dönük olmalı ya da sendikalar bu sorunlarla ilgili mücadele eden halk örgütleriyle de bağ kurabilmeli. Bu açıdan böylesi ittifak zeminlerinin de yaratılması lazım.

Salt ücret ya da çalışma koşullarının iyileştirilmesi meselesine odaklanmış bir sendikal mücadele de yetersiz kalır. Yaratılan çok boyutlu yıkımın politik sorumlularına karşı da işçi sınıfının tutum almasının sağlanması gerekir. İşçi sınıfının ülkedeki demokrasi ve barış mücadelesi gündemlerini sahiplenmesini sağlamak için de sendikaların ortak bir çaba içerisinde olması önemli.

Tam burada önemli bir parantez açmak istiyorum. Bugün ülkede ve dünyada işçi sınıfı üzerinde sağ ideolojik hegemonya söz konusu. Emekten, demokrasiden, özgürlükten yana siyasi yapıların işçi sınıfıyla bağı uzun süredir neredeyse sıfırlanmış durumda. Dolayısıyla işçi sınıfı ne kadar sosyal ve ekonomik bir yıkım yaşasa ve milliyetçi-muhafazakar ideolojik hegemonya zayıflasa da kendiliğinden kırılamıyor. Bu noktada politik yapıların müdahalesi gerekiyor.

Yani sendikal krizin aşılması, işçi sınıfının yeni yapısının kavranması, o yapıya yönelik yeni mücadele ve örgütlenme tarzlarının geliştirilmesi salt sendikal zeminde başarılabilecek bir şey değil. Siyasal alanda da sınıfın yaşamında olabilmek lazım. Kimi siyasi yapılar, sabah akşam sarı sendikacıların üzerinde tepinerek bu eksikliklerinin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Bu yol onlara oldukça da kullanışlı gelebiliyor. Fakat militan bir direnişte yer alan işçilerin önlerine sandık geldiği zaman yine dönüp oylarını milliyetçi-muhafazakar partilerden yana kullanmaları gerçeğinin üzeri örtülemiyor.

Bağımsız politik bir sınıf hareketine ihtiyaç var. Bu hareket salt ekmek mücadelesiyle yaratılamayacağı gibi salt sendikalarla da yaratılamıyor. Siyasi yapıların işçi sınıfından kopukluklarının faturasını sarı sendikacılardan çıkarma çabaları meseleyi çözmüyor.”

‘BAŞKA BİR SENDİKAL MÜCADELE MÜMKÜN’

Yeni bir sendikal mücadelenin mümkün olduğunu ve mevcut sendikal yapılarla bir çözüm olamayacağını vurgulayan Salih İnce, şunları belirtti:

“Kapitalizmin yeni bir döneminden söz ediyorsak her alanda bu dönemin mücadele örgütleri de ortaya çıkacaktır. Mevcut sendikal yapıların sonsuza kadar süreceği üzerinden bir gelecek tasavvuru anlamlı değil. Bir parça deneye yanıla öğrenilmeye çalışılıyor. Ezberler yol aldırmadıkça yeni yollar bulunmaya çalışılıyor. Sahadaki çaba bu yöndedir. Ayrıca dünyanın farklı coğrafyalarında da benzeri çabalar söz konusu. Oralardan da öğrenmeye çalışıyoruz.”