Kürt Özgürlük Hareketi’nin savaş koşullarından kaynaklı olarak şehadetlerini açıklayamadığı gerillaların isimlerini duyurmaya başlamasıyla birlikte Türkiye ve Kürdistan’da taziye ve anmalar düzenlendi.
Kürt halkının kitlesel katılım gösterdiği bu taziye ve anmalara yönelik kriminalize etme girişimleri de yaşandı. Antropolog Derya Aydın, yas tutmanın çatışma çözüm ve barış süreçlerinin doğal bir parçası olduğunu belirterek, mevcut sürecin 2013-2015 dönemine kıyasla daha temkinli ilerlediğine dikkat çekti.
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nden Derya Aydın ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyoruz.
‘SÜREÇ 2013’TEN DAHA FAZLA BIÇAK SIRTI İLERLİYOR’
Taziyelere yönelik iktidara yakın bazı çevrelerden ve faşist partilerden kışkırtıcı açıklamalar geldi. Bir barıştan bahsedilirken neden taziye hakkına tepki gösteriliyor?
Öncelikle son on yıldaki cenazelere dönük ihmal ve hakaretlere ve bu uygulamaları meşrulaştıran dile baktığınızda bugünkü kriminalizasyon girişimlerinin azaldığını görmek gerekiyor. Evet, gözaltına alınanlar oldu ancak bırakıldılar. İktidar çevresinin yas tutmanın olağan olduğunu ifade eden yaklaşımlarına da denk geldim. Bunlar tabii olması gerekenler ve evet, diyeceksiniz ki iki yılın sonunda geldiğimiz eşik daha ileri olmalıydı. Bu yönlü yorumları anlıyorum ancak bu dönemin karakterini iyi analiz etmek gerekiyor.
Adımlar daha yavaş atılıyor. Henüz uygulamaya geçmemiş olsa da çerçeve yasa Kürt meselesi açısından bir ilk metin ve önemli. Bana sorarsanız bu süreç 2013’teki süreçten daha fazla bıçak sırtı ilerliyor. Hem dünya konjonktürü açısından hem de yarım asra dayanmış çatışmanın çözümüne ilişkin, deyim yerindeyse, olabildiğine bitkin iki tarafın da daha reel yaklaşımı söz konusu.
Homojen iki taraftan söz etmek pek mümkün değil tabii. Özellikle devletin içindeki parçalılık ve Kürt Hareketi’nin heterojen yapısı göz önünde bulundurulduğunda, genel olarak taraflar çok daha temkinli ve dikkatli. Belki de görüşmeler bu nedenle bu denli kapalı. Taraflarda özellikle son on yılın çatışma ve sonuçlarının travmasının olduğunu ileri sürmek de yanlış olmaz herhalde.
Bence bu travma toplumda çok daha derin. Başkaca nedenleri de var elbet ancak toplum bu nedenle de 2013-2014’e göre sürece çok daha sessiz biçimde eşlik ediyor. Sürecin 2013-2014’ten daha kırılgan olduğunu düşünmüyorum ancak özellikle iki yıldır taraflar ciddi hatalar yapmamak için adeta kendir çekmece oyunu gibi ellerindeki halatın taraflarına sıkı biçimde tutunarak kendilerine çekmeye ve deyim yerindeyse “kazanım”larını korumaya çalışıyorlar. Zira yıllardır süren çatışmanın ne yeneni var ne yenileni.
‘DEVLET YASLARIN MEŞRULAŞMIŞ BİR ANMAYA DÖNMESİNİ İSTEMİYOR’
Gözaltıların gösterdiği gibi devlet, bu yasların kamusal alanda kurumsallaşmış ve meşrulaşmış, yani anıtsal bir anmaya dönüşmesini istemiyor. 2013-2015 yıllarında da her ne kadar mezarlıklar inşa ediliyor, cenazeler toplanıyor, kitlesel defin törenleri yapılıyorsa da hem basındaki kriminalizasyon hem de Mahsun Korkmaz’ın heykelinin yıkılması gibi yaklaşımlar, devletin bunun anıtsal bir sürece dönüşmesini engelleyerek belli sınırlar çerçevesinde izin verdiğini gösteriyor.
Bu mezarlıklara o dönemki yaklaşımını araştırmamda anlamaya çalışarak devletin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği üzerine çokça düşündüm. Devletin karmaşık politika ve pratikleri bazen tutarsız davrandığını düşünmenize yol açabiliyor ancak dönüp baktığımda, o dönem son derece istikrarlı bir politika çerçevesinde hareket ettiği daha net görünüyor. Bugün de benzer.
Bununla birlikte taziyelerin hedef alınmasının farklı görünür ve görünmez nedenleri de var. En temelde Türkiye’de yas alanında yaratılmış ve kurumsallaşmış ayrımcılığı sürdürme arzusu var. Buna göre Kürt politik ölü bedeni ile devlet yasları aynı biçimde anılamaz. Hatta geleneksel yaslarla da benzer biçimde anılamaz. Yaşamlarına biçilen değer de aynı değil çünkü.
Dikkat edin, kriminalize etmeye çalışanlar çoğunlukla Kürtlerin de kullandığı “şehit” ifadesinden çok rahatsız. Çünkü Kürt bağlamına yerleştirilen bu ifade, Türkiye kamusal alanında inşa edilmiş “şehitlik miti”ni yapıbozuma uğratıyor. Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu tarafından bunu benimsemek güç.
Yıllardır devlet ve ideolojik aygıtları tarafından dehumanize edilmiş “PKK’li yaşamın”, buna paralel biçimde dehumanize edilen ölü bedeninin yakınları tarafından onurunun korunması çabası, hatta daha ileri giderek “şehit” ifadesiyle kutsanması girişimi, Türklük sözleşmesi etrafında oluşmuş siyasal ve duygusal dünyaları altüst edebiliyor. Bu bir realite. Bu sosyolojiyi iyi okumak gerekir.
Ancak kayıp yaşayan Kürtlerin önemli oranda bu realitenin farkında olduğunu düşünüyorum. Zaten bu nedenle bunca çektikleri acılara rağmen yılmadan yaşananlara dair gerçekleri sebatla anlatıyorlar, temas kurmaya çalışıyorlar ve barışın önemine dikkat çekiyorlar.
Tepkilerin bir diğer nedeni, belki de en önemlisi, ortada cenaze olmasa dahi bu politik ölümlerin yaydığı sembolik güçtür. Bu, ölümün gücü. Dahası politik ölü bedenin gücü. Bu beden ölü olsa da aslında diri. Ölü beden siyasal bir yaşamla önümüzde duruyor. Ortada cenaze yoksa da...
Öyle bir güç ki bu, iki haftadır Kürt coğrafyasını aşarak İstanbul’a, İngiltere’ye, İsviçre’ye kadar uzandı. Bu, dünyanın farklı yerlerinde ortak duyguda buluşan Kürtleri mobilize edebiliyor. Nitekim politik yaşam ve politik ölüm öyle bir güç ki yıllardır Kürt toplumsal ve siyasal alanını biçimlendiriyor. Bu tepkileri gösterenler bu gücün farkında. Devlet de bu nedenle bugün bunu dengelemek istiyor diye düşünüyorum.
‘ÇATIŞMA ÇÖZÜMÜ AÇISINDAN GEÇİŞ DÖNEMİNDE OLDUĞUMUZ AÇIK’
Bugün yapılanlar tam anlamıyla bir çatışma çözüm sürecinin geçiş dönemi adaleti süreçlerine uyuyor mu? Devlet taziyelere izin vererek, hatta bir gerillanın kimsesizler mezarlığından alınıp defnedilmesine müsaade ederek sürece dair bir adım mı atıyor?
Dünyada sizin ifade ettiğiniz biçimiyle genel geçer bir geçiş dönemi adaleti süreci var mı bilmiyorum. Zira her deneyimin kendi özgül bağlamıyla ilerlemesi olağan. Bu açıdan evet, çok yavaş ilerliyor olsa da çatışmanın çözümü açısından bir geçiş döneminde olduğumuz açık.
Çok değil, bir buçuk iki yıl önceye kadar cenazeler doğrudan saldırının hedefi olabiliyordu. Kaç törene TOMA’ların su sıktığını en iyi siz biliyorsunuz. İlginç biçimde son on yılda farklı toplumların mezarlıklarına da siviller tarafından çeşitli saldırılar oldu. İlginç de değil; sonuçta bu tüm topluma yayılabiliyor maalesef.
2015’te Dersim’deki PKK mezarlığı yıkıldığında Aysel Doğan oraya gidip bunun bir vahşet olduğunu anlatmıştı. Ancak Doğan 2022’de, yedi yıl sonra hayatını kaybettiğinde cenazesi saldırıya maruz kaldı. 2016’daki ölü bedenlere yönelen şiddet imgelerini dahi tekrar etmek istemiyorum, büyük çoğunluğu kamuoyuna mal oldu. Özellikle Cizre, Nusaybin ve Sur...
Sur’da cenazelerini alabilmek için aileler Dicle ve Fırat Kültür Merkezi’nde neredeyse bir mevsim oturma nöbeti tuttu. İnsan hakları örgütlerinin bu konuda raporları var, bakılabilir. Diyarbakır MEBYA-DER’de çalışan, o zaman 66, şu an 77 yaşındaki bir anne, mezarlıklar saldırıya uğramasın diye gidip orada nöbet tuttuklarını ve saldırıya maruz kaldıklarını anlatmıştı.
Pandemide dahi bazı mezar taşları Kürtçe harflerden dolayı tahrip edildi. Nitekim halk mezarlıklarına defnedilmiş bazı PKK’lilerin mezar taşlarına bu nedenle ikinci isimleri yazılı değildir.
Dolayısıyla elbette içinde olduğumuz süreç bu açıdan da bir çatışma çözümü süreci. Yaşamını yitirenler açıklanıyor ve kolektif biçimde yas tutuluyor. Bu taziyelerin engellenmemiş olması, kimsesizler mezarlıklarından kişilerin alınabilmesi önemli fakat tek başına yeterli değil.
Politik ölüm hakikati ile yüzleşme, yaşanan suçları kaydetme ve bilinen tabirle “bir daha asla” yaşanmaması için adil bir yargılama, ölenlere onurlarını iade etme, ölüye saygı ve adalet talebini barış mücadelesinin merkezine yerleştirme önemli.
Bunun için cenazeleri bulma ve kimliklendirme çalışmalarının altyapısının şimdiden oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Bu uzun erimli bir yol ancak politik ölümün açığa çıkan demografisine ve ailelerin taleplerine baktığımızda bunun bir an önce başlaması gerekiyor.
Aileler başta olmak üzere adli tıpçılar, adli antropologlar, adli arkeologlar, hukukçular ve insan hakları örgütlerinin dahil olduğu çalışmalar yapılmalı. Bu çalışmaların yapılabilmesinin ilk şartı siyasi sorumluluk. Yine devlet ile hareketin bu konuda birlikte çalışabileceği mekanizmalar oluşturulmalı. Bunlar yasal güvenceye alınmalı. Taraflar bu çalışmaların hem önünü açmalı hem de bunlara katkı sağlamalı. Bu, negatif barıştan pozitif barışa geçiş için de kritik bir adım.
‘ÇATIŞMA ÇÖZÜM SÜREÇLERİNDE HEP YAS VARDIR’
Dünyada örnekleri var mıdır ve varsa neler yaşandı oralarda?
Olmaz olur mu! Bazen ülkemizde yaşanan şiddetin biricik olduğu yanılgısına düşebiliyoruz. Ancak yaşanan çatışmaların hepsinde ölü bedenler çeşitli biçimlerde şiddetin hedefi oluyor. Cenazeler kaybolabiliyor. Hiçbir örnekte ölüler layıkıyla defnedilemiyor maalesef... Bu nedenle de çatışma çözüm süreçlerinin merkezinde hep yas var. Barış inşası yas tutmayla birlikte ilerler.
Çünkü en temelde düşmanlık rejimlerinin ortaya çıktığı her yerde ne yazık ki yaşayanlar gibi ölüler de şiddetten nasibini alıyor. En yakın örneklere bakalım. Güney Kürdistan’da ve Irak’ta Halepçe ve Enfal katliamlarında yaşamını yitirenlerin çok azı kimliklendirilmiş durumda. Çünkü bir yönüyle bölgede çatışmalar hâlâ sürüyor.
Bunlar henüz netleştirilmeden Êzidîler burada toplu biçimde IŞİD tarafından katledildi ve her gün Êzidîlere ait yeni toplu mezarlar bulunuyor. Irak Toplu Mezarlar Kurumu bu çalışmaların merkezi ancak Birleşmiş Milletler’in Kayıp Komisyonu’ndan Guatemala Adli Antropoloji Vakfı’na kadar uluslararası kurumlar ile buradaki üniversiteler ve insan hakları örgütleri toplu mezarlar üzerine araştırmalar yapmaya çalışıyor.
Ortadoğu ve Kürdistan bu açıdan bir mezarlıklar coğrafyası maalesef. Yine geçen yüzyılda bu yönlü iç çatışmaların merkezlerinden biri Avrupa’ydı. İspanya’dan Bosna’ya kadar birçok yerde toplu mezarlar açılarak kimliklendirmeler yapıldı. Özellikle Balkanlar, Yugoslavya, Bosna ve Kosova iç çatışmaların yoğun yaşandığı bölgeler.
Kimliklendirme ve geçmişle hesaplaşma üzerine düşünürken İspanya örneği hep dikkatimi çekiyor. İspanya’da savaştan sonra uzun süre insanlar dönüp ölülere ne oldu diye bakmaktan, deyim yerindeyse, imtina etti. İki jenerasyon sonra dönüp mezarları açmaya başladılar. Bu savaşın çetinliği, kayıpların çokluğuyla da ilgiliydi ki insanların yaşamlarına dönmek istemeleri travmayla bir baş etme biçimi.
Ancak hakkıyla defnedilmeyen ölüler hiçbir zaman yaşayanlara musallat olmaktan vazgeçmez. Nitekim torunlar dönüp “Atalarımıza ne oldu?” diye sordu ve hâlâ İspanya’da toplu mezarlar üzerine araştırmalar yapılıyor.
Öte taraftan Filistin en yakıcı örnek. Nakba’dan sonra Filistinlilerin maruz kaldığı katmanlı şiddetten ölüler de payını aldı elbet ve hatta Filistin mezarlıkları dahi haritadan ve hafızadan silinmek istendi. Mezarlıklar üzerine koca koca ormanlar oluşturularak Filistin’in geçmişle bağı kesilmek istendi. Gazze’de ölülerin durumunun ne olduğu tam açığa çıkarılabilmiş değil, zira yaşayanlar hâlâ burada hayatta kalmaya çalışıyor.
‘DENEYİMLERDEN ÖĞRENECEĞİMİZ ÇOK ŞEY VAR’
Asya’da yaşanan iç çatışmalar, mesela Sri Lanka iç savaşı çok kanlı biçimde gerçekleşti ve yaşamını yitirmiş binlerce kişinin cenazesi hâlâ kayıp. Güney ve Orta Amerika’daki örnekler zaten biliniyor, çok sarsıcı. Şili, Arjantin, Kolombiya ve Guatemala’da zorla kaybetme ve çatışma sonucu ölümler oldukça yaygındı.
Bu ülkelerde hâlâ ölüleri onurlandırma ve haysiyetlerini koruma mücadelesi devam ediyor. Mesela Guatemala Adli Antropoloji Vakfı (FAFG) 28 yıldır adli bilimlerin tüm imkânlarını yaşamın ve hakikatin hizmetine sunarak kimliklendirme yapıyor.
Çok sayıda adli tıpçının, adli antropoloğun, adli arkeoloğun, hukukçunun ve ailenin çalışmasıyla bu vakıf şimdiye kadar 20 bin 323 DNA örneği topladı. Kazı ve araştırma süreçlerinde 12 bin 666 mağdurun kalıntılarına ulaştı, 3 bin 994 kişiyi kimliklendirdi ve 993 tanıklık kaydetti.
Meksika, Kolombiya, Bangladeş ve Suriye’de adli araştırmalar yaptı. Küresel Adli Bilimler Akademisi bünyesinde yürütülen eğitim çalışmalarıyla FAFG hâlâ Filipinler’den Lübnan’a, Suriye’den Güney Kore’ye uzanan geniş bir sahada yetkin uzmanlar yetiştirmeye, hakikat arayışına ve barış süreçlerindeki adli tıp incelemelerine hayati katkılar sunmaya çalışıyor.
Bu çatışmaların ve çözüm süreçlerinin hepsinin bağlamı ve sonuçları farklı olsa da nihayetinde dünyanın parçasıyız ve yaşadıklarımız birçok açıdan biricik değil. Bu açıdan bütün örnekler öğretici. Ülkemizde de geçmiş suçlarla yüzleşme, adil biçimde yargılama, çatışma kaynaklı ölümlerin kimliklendirilerek onurlarının korunması konusunda bu deneyimlerden hem öğrenecek çok şey var hem de birlikte çalışma olanakları.