Büyük İzmir Yangını’nın 104. yılında: Faili tartışmalı, kimin söndürmediği aşikâr

Büyük İzmir Yangını, Rum ve Ermeni mahallelerini haritadan silerken yaklaşık 25 bin yapıyı yok etti ve kentin demografik, kültürel ve mekânsal yapısını kökten değiştirdi.

BÜYÜK İZMİR YANGINI

13 Eylül 1922’de başlayan Büyük İzmir Yangını beş gün sonra nihayet söndüğünde, şehrin üçte ikisi çoktan kül olmuştu. Tarihi Rum ve Ermeni mahallelerini haritadan silen yangında evler, kiliseler, hastaneler, okullar ve oteller de dahil olmak üzere yaklaşık 25 bin yapı tamamen yok oldu.

Bugün konserleri, eğlenceleri ve panayırlarıyla bilinen İzmir Fuarı’ndan Kordon’a kadar uzanan yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik alanın yok olduğu yangının failleri, aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen tartışılmaya devam ediyor.

Resmî tarih anlatısında yangını Türk ordusundan kaçan Yunanlıların çıkardığı ileri sürülse de yangın, Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordusunun 9 Eylül’de İzmir’e girişinden dört gün sonra, 13 Eylül’de başladı.

MEKÂNSAL VE DEMOGRAFİK TAHRİBAT

Tarihçi ve yazar Ayşe Hür, yangının kentin fiziki ve insani dokusu üzerindeki ağır tahribatını şu sözlerle anlatıyor:

“Yangında yaklaşık 2,6 milyon metrekarelik bir alan, 25 bin ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok oldu. Türk ordularının önünden İzmir’e doğru sürülen Rum ve Ermeni sayısının İzmir’de yaşayanlarla birlikte 500 bine yakın olduğu, bunların ancak 320 bininin gemilerle tahliye edilebildiği, geri kalan 180 bin kişinin yangın sırasında çeşitli biçimlerde yaşamını yitirdiğini ileri süren kaynaklara göre, şehir gayrimüslim ahalisinden bir anlamda kendiliğinden ‘kurtulmuştu.’”

Garnik Stepanyan ise 1922’de tanık olduğu yangını Verjine Svazlian’a şu sözlerle aktarıyor:

“1922 yılında İzmir’i ateşe verdiklerinde benzin ve petrol dökerek kiliselere sığınmış Ermeni ve Rumları diri diri yaktılar. İlk önce Ermeni mahallesini yaktılar. Aziz Stepanos Kilisesi’ni ateşe verdiler çünkü bütün Ermeniler korunmak için o kiliseye sığınmışlardı. Sonra biz Ermeniler kaçtık, deniz kenarına gittik. Denizde bir sürü kayık vardı ama kayıkların dibini önceden delmişlerdi ki kayıklar su alıp Ermeniler kurtulamasın. Zavallı Ermeniler kayığa biniyorlardı, kayık biraz yol aldıktan sonra içine su doluyor ve bütün Ermeniler denize dökülüyordu; denizin yüzeyinde bir sürü şişmiş ceset vardı.”

Yangınla birlikte İzmir’in yüzyıllara dayanan çok kültürlü demografisi kökten değişti. Yanarak ve boğularak yaşamını yitirenlerin yanı sıra hayatta kalan gayrimüslim nüfus da kenti terk etmek zorunda kaldı. Yok olan tarihi yapılar ve yerleşim yerleri ise yeniden inşa edilmedi. Bu mekânsal hafızanın silinmesi, dönemin ulus-devlet ve kimlik inşası politikalarının bir parçası olarak değerlendirildi.

Yangından kalan gayrimüslim mallarına da, 24 Nisan 1915’ten yaklaşık bir ay sonra yürürlüğe giren Emval-i Metruke düzenlemeleri kapsamında devlet tarafından el konuldu.

1923 yılından itibaren kentteki sokak, mahalle, cadde ve ticarethane isimleri hızla Türkçeleştirilerek İzmir’in kimliği ve kent hafızası yeniden şekillendirildi.

‘BU KURU KURU TAHRİPÇİLİK HİSSİDİR’

Dönemin yakın tanıklarından gazeteci Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı kitabında İzmir yangınını anlatırken Sakallı Nurettin Paşa’nın yangında büyük bir rolü olduğunu öne sürer:

“Gavur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte bitti. Yangından sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı idi? Bu işte ordu komutanı Nurettin Paşa’nın hayli marifetli olduğunu da söyleyenler çoktu… İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi’nde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuru tahripçilik hissinden başka bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harp daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi gelecek miydi?”

Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak da yangının genişlemesi ve kentin yanmasına ilişkin değerlendirmesinde, Nurettin Paşa’nın basiretsizliği, kısa görüşlülüğü ve disiplinsizliği nedeniyle felaketin önünün alınamadığını söyler.

İZMİR’DEN KÜRDİSTAN’A HAKİKATLE YÜZLEŞMEK

Büyük İzmir Yangını, ulus-devlet ve kimlik inşası politikalarının ne ilkiydi ne de sonuncusu. Ermeni Soykırımı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu, Dersim Katliamı, 1964 Rum Sürgünü, 1990’larda Kürdistan’da yakılan köyler ve aydınlatılmayan faili meçhul cinayetler; tek dil, tek millet ve tek dine dayalı bir toplum yaratma politikalarının farklı dönemlerdeki halkaları oldu.

Bu tarihsel eşikler, cezasızlık ve unutturma politikalarıyla birbirine bağlanan ortak bir devlet aklının izlerini taşıyor. Yaşananlarla yüzleşilmediği ölçüde geçmiş yalnızca geçmişte kalmıyor; toplumsal hafızadaki yaralar da kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Hafızası silinmiş, mekânı çoraklaştırılmış ve komşusunun yok oluşu üzerine kurulmuş bir toplumsal düzende yüzleşme sağlanmadan kurulacak her eşitlik söylemi eksik kalacaktır. Halkların yaşadığı hakikatle yüzleşmek, adalet talebini karşılamak ve benzer acıların yeniden yaşanmasını engellemek ise barış ve demokratik toplumun temel koşulları arasında yer alıyor.