'Devletin Kürtlerle mücadelesi, Kürtlerdeki komün kalıntılarını ortadan kaldırma mücadelesidir'

Mahir Ergun, Devletin Kürtlerle mücadelesinin komün kalıntılarını kaldırarak toplumu bireyselleştirme ve devlet sürecine dahil etme amaçladığını belirterek, “Kürtlerin kültürel asimilasyonu, dili ve yaşam biçimiyle mücadele de bununla ilgilidir" dedi.

MAHİR ERGUN

Türkiye’de sol-sosyalist birçok yapı, Özgürlük Hareketi’nin yeni paradigmasında temel aldığı komünal yapılanmaya, “sosyalizme ihanet” gibi yaklaşarak karşı çıkıyor. Bu tartışmalar, farklı çevrelerin açıklamalarında da açıkça görülüyor.

Komünün, Ortodoks sosyalizm anlayışı ve ulus-devlet merkezli sosyalizm yaklaşımının aksine bir örgütlenme modeli olduğunu belirten yazar ve siyaset bilimci Mahir Ergün, komünal yapılanmanın merkeziyetçiliği esas almadığını; yerellik, özerklik, öz yönetim ve öz savunmaya dayandığını ifade ediyor. Ergün, bu çerçevede komünal örgütlenmenin mümkün olduğunu savunuyor.

Yazar ve siyaset bilimci Mahir Ergün ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü yayımlıyoruz.

Komün, ulus-devlet sosyalizminden ayrı bir yerde mi duruyor?

Bu, sosyalizmden ne anladığımızla ilgilidir. Sanayi işçisi temelli bir ulus-devlet sosyalizminden söz ediyorsak komün, sosyalizm için ancak aşılması gereken bir durak olabilir. Ama sosyalizm derken demokratik, dayanışmacı, ortaklaşmacı, karşılıklı yardımlaşmaya, yerelliğe, özerkliğe, özyönetim ve özsavunmaya dayalı toplumsal ilişkileri kastediyorsak, komün bir durak değil, temeldir.

Basitçe ifade edecek olursak sosyalistlerin çoğunlukla üretim ilişkilerini temel aldıklarını ve emek sömürüsüne vurgu yaptıklarını söyleyebiliriz. İşçi sınıfının ürettiği artı değerin asalak bir sınıf tarafından gasp edilmesi yerine genel toplum yararı için kullanılmasından yanadırlar. Gelişmiş bir sanayisi olan, gelişmiş eğitim ve sağlık hizmetleri sunan bir refah devleti ve sosyal adalet talebi vardır. Siyasi irade konusu tamamen es geçilmese de çoğunlukla tali kalır. Ekonomi vurgusu ön plandadır. Pek çok sosyalist anlatıda tarif edilen sistem, tam anlamıyla olmasa da bir yönüyle Kanada ve İsveç gibi ülkelerde görülebilir.

Oysa komün temelli anlayışta, üretim ilişkileri ve ekonomi önemli de olsa asıl vurgu demokratik iradeyedir. Komün bileşeninin siyasi iradesini toplumsallaştırabilmesi sorunu ön plandadır. Merkeziyetçilik yerine yerelliği koymak, ilişkilerde dayanışmacılığı esas almak asıl sorundur. Ortaklaşmacılıktan anlaşılan yalnızca mülkiyetin paylaşımı değil, kararlaşma süreçlerinin de paylaşımı ve buna mümkün olan en geniş katılımı sağlamaktır. Ayrıca bu, yalnızca insanlar arasında değil, insanın bir bileşeni olduğu doğayla da bütünleşmek biçiminde kavranılmalıdır.

Komüncü anlayış açısından sömürü sorunu yalnızca asalak bir sınıfın işçinin ürettiği artı değeri sömürmesiyle sınırlı değildir; siyasi ve kültürel sömürüyü, doğanın sömürüsünü de kapsar. Dolayısıyla komüncü anlayış ilerlemeci değildir. Refah devletine karşıdır. Topluluğun öz yeterliliğini temel alır. Artı değerin paylaşımıyla değil, üretimiyle ilgili bir sorunu vardır. Tüketici değildir; yani birçok gereksiz tüketim nesnesinin ortaya savrulması için insan emeğinin ve doğanın sömürülmesini desteklemez. Bunun yerine daha az üretmekten yanadır.

Böyle bakıldığında, burada tarif edilen anlayış, 19. yüzyıldan beri öğrenegeldiğimiz sosyalizm ideolojisine benzemiyor. O yüzden komünizm diyelim, diyorum. Ancak sosyalizm olarak bunu tanımlıyorsak, zaten komün dışında bir örgütlenme düşünmüyor olmamız gerekir.

Bugüne kadarki komün denemeleri bize ne gösteriyor?

“Bugüne kadarki komün denemeleri” diye bir genelleme yapmak güç. Zira her pratiğin kendi öznelliği vardır. İncelenme imkanı olan her pratik ayrı ayrı incelenip ayrı dersler çıkarılmalıdır. Ayrıca komünü bir “deneme” olarak görmemek lazım. Yani yapay, sentetik, deneysel bir şey değildir. İnsan türünün temel yaşam biçimidir. Binlerce yıl sürmüştür. Son birkaç yüzyıldır devlet süreciyle tasfiye edilmek isteniyor. Fakat tamamen yok olmuş değildir. Dolayısıyla halen var olan izlere bakmak gerekir.

Anlatırken Batı Avrupa’dan örnekler veriyoruz, zira kayıtlar ve tarihsel kaynaklar geniştir; bu ülkelerde iyi arşiv tutulmuş. Aynı şeyi Ortadoğu için söylemek zordur. Fakat Ortadoğu’ya baktığımızda yaşayan komünleri görüyoruz. Komün ilişkileri bir biçimde devam ediyor. Dolayısıyla burada geçmiş denemelerin kayıtlarına bakmak gerekmiyor; yaşamın içinden öğrenmek mümkün.

Örneğin Kürt toplumunun elinde bu konuda çok fazla reel kaynak vardır. Devlet süreci Kürt toplumu açısından Batı Avrupa’da işlediği gibi işlemedi. Kürt toplumunda komünal yapıların ortadan kaldırılması yönünde şiddetli müdahale çok yakın tarihlerde başladı. Dolayısıyla yaşama bakıp dersleri buradan çıkarmak gerekiyor.

Son dönemde, özellikle Önder Apo ve Özgürlük Hareketi'nin komün paradigması çok tartışılır oldu. Anlattığınız tarihsel olaylar eşliğinde siz nasıl bakıyorsunuz?

Öcalan bir yol açmıştır. Fakat bu pürüzsüz bir yol değildir; aşılması gereken engeller vardır. Dolayısıyla üzerinde çalışmak gerekir. Öncelikle Türkiye sol-sosyalist hareketinin bu konularda eksik olduğunu belirtmek gerekir. Bir defa kaynak sorunu vardır. Mahir Çayan’ın Türkiye’de kapitalizmin dış dinamikle geliştiği yönündeki tezi, sosyalist ideoloji için de geçerlidir.

Burada, Türkiye’deki sol-sosyalist ideolojilerin birtakım yabancı kaynakların kopyası olduğu yönündeki yaygın eleştiriyi yeniden gündeme getirmiyorum; söz etmeye çalıştığım imkansızlıklardır. Uzun yıllar boyunca zor mücadeleler veren, ağır bedeller ödeyen devrimci hareketlerin ideolojik kaynakları, iki-üç yayınevinin çeviri tercihlerince belirlendi. Ve bu tercihlerde elbette reel sosyalizmin temel bir rolü vardır.

Yukarıda andığımız isimlerin yazdıklarının çok, çok azı Türkçeye çevrilmiştir. Örneğin Vera Zasuliç’ten bahsettik. İlgi çekici bir kişiliktir. 19. yüzyılda köy komünlerini savunan bir devrimcidir, kadındır; ayrıca doğrudan eylemcidir, Petersburg valisini vurmuştur. Bu kişilik Türkiye sol-sosyalist hareketince ya bilinmez ya da çok az bilinir. Bilinirse de Bolşevik olmadığından dolayı kötü bilinir.

Bu durum, tüm 19. yüzyıl Rus köy komüncüleri için ya da örneğin 1917 Devrimi döneminde tarım komünlerini esas alan ünlü gerilla komutanı Nestor Makhno için geçerlidir. Komünizmin ilk teorisyenlerinden, üstelik tali bir isim de olmayan ve Marx’ın geniş ölçüde etkilendiği Wilhelm Weitling gibi bir kişilikten Türkiye solu pek haberdar değildir. Kropotkin’in kitapları bile çok yakın bir tarihte çevrilip yayımlandı. Ne kadar okunduğu bilinmez; zira anarşist olarak bilinir ve Lenin tarafından eleştirilmiştir.

Aslında sol literatür açısından Türkçe’de çeviri kaynaklar başka pek çok dilde olmadığı kadar boldur. Ancak yalnızca “sosyalistlerin hoşuna giden” kaynaklar çevrilmiştir. Bu anlamıyla Türkiye sol-sosyalist hareketinin ideolojik açıdan tek yönlü beslenmiş olduğu söylenebilir. Dolayısıyla az önce anlattığımız biçimdeki sosyalizmin tüm hastalıklarına tutulması kaçınılmaz olmuştur.

Türkiye sol-sosyalist hareketi, daha 1920’lerden itibaren komün karşıtı eğilim göstermiştir. En açık göstergesi, Kürt isyanlarına karşı devleti desteklemesidir. Kemalizmin Kürtlerle mücadelesi, aslında devlet sürecinin komünle mücadelesidir.

Aslında Türk ulus-devletçiliğinin, Türk milliyetçiliğinin etnisiteyle ilişkisi çok açık değildir. Temel olarak komün karşıtlığı üzerinden şekillenir. Kemalist ulus-devlet anlayışı, örneğin Hititleri, Sümerleri dahi Türk ilan ederken göçebe Türkmen obalarını düşman görmüş, onları yerleşik hayata geçirmek için baskı uygulamıştır.

Türkiyeli sol-sosyalist yapıların komün karşıtı eğilimi yanında Kürt Özgürlük Hareketi nerede duruyordu?

Devletin Kürtlerle mücadelesi de aslında Kürt topluluklarındaki komün kalıntılarını ortadan kaldırıp topluluğu bireye indirgeyerek devlet sürecine dahil etme mücadelesidir. Kürtlerin kültürel asimilasyonu, Kürtlerin diliyle, yaşam biçimiyle mücadele de bununla ilgilidir. Yani “dağda gezen kart kurt” gibi söylemler yalnızca Kürtleri inkar etmez, aynı zamanda dağda gezme durumunu, dağ yaşamını da inkar eder. Sonuçta kültür, yaşam sürdürme biçiminin kodlarını taşır. Devlet süreci, Kürtlerin yaşam sürdürme biçimine yönelmektedir. Bu gibi söylemlerle, diyelim, koçerliği yok etmeye çalışmaktadır. Zira koçerin komünal yaşamı devlet süreciyle çelişmektedir. Tarım ya da sanayi kapitalizminde birer emek gücü satıcısına dönüşmeye zorlanır. Kürt bunu reddedip, hatta ulus-devlet sınırını da umursamayıp, örneğin kolberlik yapmaya başladığında da devlet süreci buna, ‘Otuz Üç Kurşun Olayı’nda olduğu gibi, katliamla karşılık verir.

Türkiye sol-sosyalist hareketi bu noktada devletle aynı eksendedir. Zira o da bu Kürt topluluklarını arkaik, gerici, feodal kalıntılar olarak görmektedir. Türkiye’nin kalkınmasını, gelişmesini savunur. Bu anlamda, çoğu zaman eleştirse dahi pratikte Kemalizmle örtüşür. Zira ilerlemecilikten ve devletçilikten komüne doğru net bir ideolojik kopuş gerçekleştirememiş, aksine, tam tersi çizgide kalmıştır. Yani Kürtlerin kolberlik yapması yerine sanayi işçisi olmasını o da ister; zira böylece sınıf bilinci kazanacak, örgütlenecek ve nihayet sosyalist devrime yönelecektir.

Bu, daha önce de belirttiğimiz gibi, İkinci Enternasyonal dönemi ve sonrasının klasik ortodoks sosyalist görüşüdür. Türkiye solu, sosyalizmi bu klasik ortodoks kaynaklardan öğrendiği için aynı argümanları tekrarlamış, 1971’e kadar bu ortodoks görüşlerin sınırlarından neredeyse hiç uzaklaşamamıştır.

1960’larla birlikte sol hareket kitleselleşir. Anadolu’nun farklı yerlerinden ve Kürdistan’dan metropollere gelen gençler, üniversitelerde sol görüşlerle tanışırlar. Ve aslında ortodoks sosyalizmin kendi sorunlarına, kendi ihtiyaçlarına yanıt vermediğini görürler. Kısa sürede politikleşen bu gençler, 1971’le birlikte Türkiye sol elitlerini reddetmeye başlarlar. Bu reddediş net biçimde Mahir Çayan’da görülür. Mahir Çayan, işçi sınıfını devrimin temel gücü olarak gören klasik anlayıştan uzaklaşır, işçi sınıfının devrim mücadelesindeki önderliğini ise ideolojik önderlikle sınırlandırır ve halka yönelir. Birleşik devrimci savaştan söz eder. Devleti kapitalist devlet olarak değil, oligarşik devlet olarak tanımlar. Bunlar özgün görüşlerdir. Yani ortodoks sosyalizmin kalıplarının dışındadır. Dolayısıyla Çayan, ortodoks sosyalistlerce Marksizmi tahrif ettiği biçiminde eleştirilmiştir.

İbrahim Kaypakkaya’da ise Kemalizmden kopuş görülür. Bu kopuş, Kemalizmin devletçiliği yönünden değil, burjuva ideolojisi olduğu yönünden temellendirilir; ancak yine de kopuştur. Burada büyük olasılıkla pratikten öğrenilenler vardır, zira Dersim coğrafyasında devrimcilik yapıp Kemalizmde ısrar etmek zor olmalıdır.

Ayrıca Çayan’da da Kaypakkaya’da da Kürt gerçekliğinin bilinci görülür. Hüseyin Cevahir, Kürdistan’da siyasi incelemeler yapmıştır. Bütün bunlar ortodoks sosyalizmin sınırlarını zorlar. Ancak tam anlamıyla bir kopuştan söz etmek zordur. Zira 1970’ler koşullarında Bolşevizme ve reel sosyalizme karşı konum alan, komüncü bir görüşü açıktan dile getirmek, “sosyalizmin ustaları” denen kişilerin görüşlerini eleştirmek, marjinalize olmak anlamına gelirdi.

Kürt Özgürlük Hareketi de bu ortamda doğar, sol-sosyalist kaynaklardan beslenir. Dolayısıyla başlangıçta benzer argümanları, formülleri kullanmıştır. Fakat bu hareketin Türkiye solunun diğer unsurlarından bazı temel farkları vardır. Bunlar; militanların bölgeye yerleşmiş oluşu, bir entelektüeller hareketinden ibaret kalmaması ve on yıllarca süren gerçek bir savaşı göğüslemesi olarak görülebilir. Bu durumda kitaplardan öğrenilen teoriler nesnel gerçekliğin ihtiyaçlarına daima karşılık vermediği gibi, aksine, hareket alanını sıkıştırır. Kalıplar, ne kadar esnetilmeye çalışılırsa çalışılsın, tam bir özgürleşmeye izin vermez; bir kopuş gereklidir.

Öcalan nihayet bu kopuşu gerçekleştirmiştir. Bu, siyaset biliminde “epistemolojik kopuş” olarak adlandırılan temel paradigma değişimidir. Bu bir değerdir; sadece Kürt Özgürlük Hareketi açısından değil, Türkiye sol-sosyalist hareketi açısından da. Ancak ne ölçüde bu şekilde görüldüğü ayrı bir tartışma konusudur.

Bir önceki soruya dönecek olursak, Özgürlük Hareketinin komün düşüncesi bugün bir alternatif midir?

Son sürece bakılacak olunursa, Türkiye sol-sosyalist hareketinin Öcalan’ın manifestosuna genellikle olumsuz yaklaştığı fark edilebilir. Bilindiği gibi, sosyalizme ihanet edildiği yönünde eleştiriler oldu. Bu tür bir yaklaşım ideolojik intihar olarak değerlendirilirse, bu çok hatalı bir değerlendirme olmaz. Türkiye sol-sosyalist hareketi uzun yıllardır kan kaybetmektedir. Bu tıkanıklığın sebebi ideolojik krizdir ve açıkçası biraz olsun sağduyu sahibi olan herkes bunun farkındadır. Ancak geliştirici tartışmadan ısrarla uzak duruluyor; muhafazakarca ve umutsuzca, tarih karşısında mağlup olmuş argümanlar tekrarlanıyor. Burada Öcalan’ın her söylediği harfiyen kabul edilmelidir demiyorum; ancak anlamak ve tartışmak, gelişmek için ön koşuldur.

Daha önce de belirttiğim gibi, komün meselesi mücadele gündemine yeni girmiş değildir. İkinci Enternasyonal öncesi devrimcilerin temel talebi buydu. İkinci Enternasyonal’le birlikte devrimci ideolojide bir sapma ya da en olumlu tabirle bir kulvar değişimi olduğu görülebilir. Türkiye solu bu sapmanın ideolojik ürünleriyle beslenmiştir. Siyasi birtakım sebeplerle Öcalan’ın yaklaşımları kabul edilmek istenmeyebilir. Pratik siyaset açısından bu anlaşılmaz değildir. Ancak bu durumda, bu konudaki başka kaynaklar incelenebilir ve sağlıklı bir tartışma için gerekli argümanlar sunulabilir. Bu tür bir tartışmanın geliştireceği ideolojik yenilenme herkes için faydalı olur.

Kürt Özgürlük Hareketi’nin konuya yaklaşımına bakıldığında ise olumlu olmakla birlikte eksiklikler içerdiği söylenebilir. Açıkçası her şeyi Öcalan’dan bekleme gibi bir eğilim görülüyor.

Duran Kalkan, Komînal gazetesinin ağustos sayısındaki yazısında, komün kelimesinin dilden dile dolaşıp durduğunu, neredeyse var olan tüm örgüt ve kurumların adının değiştirilip komün yapılacağını söylüyor ve devamında, “komün” kelimesinin revaçta olduğunu, ancak çok büyük çoğunlukla içeriği boşaltılarak ya da anlaşılmadan kullanılmakta olduğunu, sonuna kadar bireyciliği ve özel mülkiyetçiliği yaşayan kişi ve kurumların adlarını komün yapmaktan geri durmadığını ifade ediyor.

Kalkan’a göre eğer komün doğru ve yeterli anlaşılmadığı için bu yapılıyorsa durum vahimdir. Bu durumda doğru ve yeterli anlaşılması için gerekli çalışmaların yapılması gerekir. Eğer bilerek ve bir eğilim olarak bu durum yaşanıyorsa o zaman durum çok daha vahimdir ve bu durumda başarılı bir ideolojik mücadele yürütmek gerekir.

Burada önemli bir soruna dikkat çekiliyor: Görüldüğü kadarıyla yeni dönemin parolası olarak kabul edilen komün kavramı yeteri kadar anlaşılmamıştır. Diğer yandan, söz konusu yazıda üç isim öne çıkıyor: Marx, Engels ve Öcalan. Bunun nedenini anlamak zor değildir; demek ki “sosyalizmin ustalarının” adını anmak hâlâ elzem görülüyor. Fakat kabul etmek gerekir ki Marx’tan da Engels’ten de “komün”e dair somut bir bilgi edinmek zordur. Özellikle Engels’in komün konusunda çok da dostça olmayan bir tavrı olduğu söylenebilir.

Bu noktada, ortodoks sosyalizmin zorunlu kıldığı, her konuda Marx ve Engels’e referans verme alışkanlığından uzaklaşılıp bunlar yerine başka kaynaklara ve en önemlisi de somut yaşamdan elde edilen verilere daha fazla önem vermek iyi bir seçenek olabilir. Zira aksi halde sürecin tüm ideolojik ve teorik sorumluluğu tek bir kişinin üzerine yüklenmiş olacaktır.

“Demokratik Toplum Manifestosu” yayımlandığından beri bu konuda yazılan yazıların çoğunda salt bir tekrar görmek mümkündür. Bu manifestonun yazarı, yirmi yedi yılı aşkın süredir hapiste, tecrit koşullarındadır. Yani siyasi gücü ve kapasitesi ne olursa olsun, kaynaklara ulaşma şansı olmayan, sıklıkla belirtildiği gibi “özgür çalışma koşulları” olmayan bir kişi söz konusudur. Buna rağmen yol göstermekte, yeni perspektifler açmaktadır. Bunun ötesine geçebilmek, bu perspektifi geliştirebilmek, “özgür çalışır” durumda olabilenlerin sorumluluğunda olmalıdır. Bu durumda yalnızca Öcalan’ın sözlerini, yeni bir şey katmadan, derinleştirmeye çalışmadan tekrar etmek, bir anlamda açılan yolun tıkanmasına yol açar.

Önemli bir tarihsel ve siyasal güce sahip olan komün, nihayet ne anlama geldiği belirsiz bir kelime olur çıkar, tüm siyasal-stratejik önemini yitirir. Bunun ciddi bir tehlike olduğunu görmek gerekir. Bugün sosyalist hareketin uzun yıllardır yaşadığı ideolojik tıkanıklığın nihayet giderilmesi için bir fırsat vardır; ama soruna ciddiyetle yaklaşılmazsa bu fırsat kaçırılabilir.

Bu noktada Öcalan’ın Komînal gazetesine gönderdiği mesajda önemli bir detaya dikkat çekmek gerekir: “Gazetenin ismi Komünar da olabilirdi” der. “Komünar” ya da Fransızca aslıyla “communard”, Paris Komünü’ne bizzat katılmış kişilere verilen sıfattır. Yani “komünist” sözcüğünün çağrışımından farklı olarak yalnızca komün düşüncesini savunan değil, ancak bir “isyancı komünde” bizzat yer almış kişidir; komünün parçasıdır. “Gazetenin ismi Komünar da olabilirdi” demek, aslında bu konuda düşünen ve yazanların komünün organik parçası olmalarının önerildiği anlamına gelir ki bu da komün kavramının somut bir gerçeklik olarak ele alınması demektir.

Gerçekten bu kadar ulus devlet varken, komün örgütlenmeleri başarılı olabilir mi?

Bu soru da yine sosyalizmden ne anladığımızla ilgilidir. Kendimizi sosyalizm kavramıyla kısıtlamamıza gerek var mı, diye sorulabilir. Yani devletsiz sosyalizm mümkün değilse sonsuza kadar devlete mahkum mu kalmak gerekiyor?

Soru şöyle değiştirilebilir: Devletsiz bir özgür yaşam mümkün mü? Evet, mümkün. Aksine, devletli bir özgür yaşam mümkün değildir. Komün örgütlenmeleri üzerinden özgür yaşam inşa edilebilir mi? Evet, edilebilir; hatta başka türlü edilemez.

Daha önce de belirttiğimiz gibi komünleri suni, sentetik yapılar olarak görmemek gerek. Komün zaten insan türünün temel yaşam biçimidir. Devlet süreci, ulus-devlet biçiminde merkezileşerek komünleri ortadan kaldırmaya çalışıyor; ancak tam anlamıyla başarılı olabilmiş değildir. En sert baskı koşullarında dahi insan daima komüne yönelir. Türkiye sol-sosyalist hareketlerinin komün konusundaki yaklaşımını ve ortodoks Marksizmin bu hareketler üzerindeki etkisini ifade ettik. Ancak örneğin hapishane koşullarında ilk yapılan şey komün kurmak olmuştur. Bu durum cunta yıllarında en derin biçimde gözlenmiştir.

Özellikle Ortadoğu, Latin Amerika, Afrika, Güneydoğu Asya gibi coğrafyalarda komünler bir biçimde varlıklarını sürdürmektedirler. Bu bölgelerde devrimci hareketlerin temel kitle desteği de halen komün ilişkilerini sürdüren topluluklardan gelmektedir. Anadolu ve Kürdistan bu konuda zengindir. Türkiye’de merkezi devlet, komün ilişkilerini hedef almaktadır. Yalnızca Kürdistan’da değil, her yerde. Barajlar, yollar inşa ederken, köy meralarını -ki bunlar tam da komünal ortak topraklardır- ele geçirip buralarda sanayiyi geliştirmeye çalışırken aslında toplumu bireyselleştirmeye, toplumsal insanı bir emek gücü satıcısına dönüştürmeye çalışmaktadır. Fakat örneğin bir imece geleneğini dahi tam anlamıyla yok edebildiği söylenemez.

Yani gerçek anlamda topluluğa dönmek, zaten var olan komün geleneklerini ideolojik bir netlikle derinleştirmek, buralarda yerelliğe dayalı özgür ve doğrudan siyasallaşmayı, topluluğun siyasal varoluşunu geliştirmek önemlidir. Bu yolla gidilirse özgür yaşam inşa edilebilir.

Ama komün kavramının içi boşaltılırsa, yeni dönemden anlaşılan yalnızca derneklerin, kültür merkezlerinin tabelasını değiştirmekten ibaret kalırsa bunun bir sonuç vermesini ummak gereksiz bir iyimserlik olur.