Oyuncu Jülide Kural, Çerçeve Yasa’nın eksikleri olduğunu belirterek, “Reddetmek yerine bu süreci demokrasiden, barıştan, özgürlükten yana bir alan olarak yeniden inşa etmenin bir başlangıcı, ilk repliği olarak görüyorum. Ele ele vermek, birlikte bunu başarmak zorundayız” dedi. Her şeyin ‘terör’le özdeşleştirilmediği bir toplumda sanatın da kendini daha özgür hissedeceğini vurgulayan Jülide Kural, süreçle ilgili kaygıları gidermek için iktidarın daha somut ve kapsamlı adımlar atması gerektiğini söyledi.
Oyuncu Jülide Kural, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile sanat-barış ilişkisi üzerine ANF’nin sorularını yanıtladı…
Jülide Kural, ön yargıların kırılmasında sanatın büyük bir rolü olabileceğini vurgulayarak şöyle dedi:
“Kuşkusuz sanat şöyle bir şey sağlıyor aslında. Bunca insanlık tarihine baktığımızda da bu gerçekle yüzleşiyoruz: İnsanlar, sözcüklerin ötesindeki duyguyu, empatiyi, o görünenin ardındaki gerçeği aslında sanat yoluyla edinebiliyor. Sanat; kimi zaman resimle, bir müzikle, oyunla ya da bir filmle, binlerce yıldır kafasında biriktirdiği, aslında o kemikleşmiş, kategorileşmiş birçok fikirden uzaklaşmasını ve tüm bunların içinde özgürce düşünmesini sağlayan alanlar yaratabiliyor.
Bu sürekli ve her zaman olmuyor elbette. Ama o yüzden birçoğumuzun aklında bir film olur, bazen bir müzik olur, bazen bir resim olur, bir heykel olur, bir oyun olur. O, sizin o güne kadar düşündüğünüz tüm o ön yargılarınızı bir anda, belki bir anlık kırar ve yaşamınızda da önemli bir dönüm noktası olabilir bu. Bu nedenle sanatın böyle bir gücü olduğunu -yaklaşık 45 yıldır tiyatro yapıyorum, sanatın içindeyim- görüyorum. Kendim için de böyle, sadece seyirci açısından düşünmüyorum bunu. Beni de sürekli değiştiren, dönüştüren, sürekli doğru bildiğim şeyleri yeniden ele alıp başka bir açıdan düşünmemi, duygulanmamı sağlayan bir alan. Ve tabii içsel dünyanın gelişimi de aslında reel olan, birlikte yaşanılan o dünyaya dair düşünceleri de başka bir boyuta ve başka bir derinliğe taşıma olasılığını içinde barındırıyor.”
‘GÖRMEZDEN GELMEK SANAT ÜRETİMİNİ DE OLUMSUZ ETKİLER’
Jülide Kural, sanatın Barış ve Demokratik Toplum Süreci için de etkili olacağını ifade ederek şöyle devam etti:
“Bir sanatçının illa bütün politik alanı anlaması, çok da onun içinde olması gerekmeyebilir. Ama yaşadığı dünyayı ve yaşadığı ilişki ağını görmezden gelmek de büyük bir engeldir sanat üretimine. Dolayısıyla yaşadığı dünyayı, memleketi, hayatı sorgulayandır bana göre sanat üreticisi. Çünkü bu sorgulamayı yapmadığı zaman, o çelişkileri görmediğinde, içinde o çığlıkları da aslında inşa edemez, diye düşünüyorum. Dolayısıyla elbette şu süreçte barış olmasını hedefliyoruz.”
‘YASA YETERSİZ AMA YENİDEN İNŞANIN BAŞLANGICI OLABİLİR’
Jülide Kural, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin yaptığı değerlendirmede, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla birlikte önemli bir kırılma noktası yaşandığını belirterek şöyle konuştu:
“Bence gerek Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından gerekse bunca yıldır mücadele eden Kürt hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi açısından tabii çok önemli bir kırılma noktası oluştu, özellikle Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla. Yani bunca güçlü ve uzun süreli mücadele yürüten bir örgütün kendini feshetmesi, silahları artık bırakıyor olması, benim gibi barışı savunan bir insan açısından meraklı ama çok da dikkatli olunması gereken bir sürecin içinde olduğumuz anlamına denk geliyor.
Bu süreci elbette bir barış olasılığına, uzun vadede halklar arasında bir barış olasılığına yer açması, bir ışık vermesi açısından çok kıymetli buluyorum. Ama soru işaretlerim var elbette, çok fazla dikkatli olunması gerektiğine dair düşüncelerim var. Özellikle ortaya çıkan Çerçeve Yasa… Mesela burada da yine diyalektik bir şey var; hep düşünme biçiminin oluşması gerekiyor.
Bunda zamandır görünmeyen, duyulmayan Kürt halkının kendi eşit vatandaşlık, eşit yurttaşlık, özgürlük için verdiği bu mücadelede devletin ilk defa Meclisinde bunu bir yasa maddesi olarak ele alıyor olması kuşkusuz çok önemli. Yasanın kendisine baktığımda çok fazla sorun görüyorum doğrusu. Bu meseleye dair konuşuyorsak neden bir Kürt sözcüğü bile geçmiyor? Ya da güvenlikçi bir dilin olması da yine benim için soru işareti olan bir yer.
Ancak tabii barış o kadar zor inşa edilebilecek, özgürlük o kadar zorlukla ele geçirilebilecek bir tarihsel mücadeleler bütünü ki bu olasılığa çok önem verdiğim için dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. O yüzden de reddetmek yerine bu süreci demokrasiden yana, barıştan yana ya da özgürlükten yana bir alan olarak yeniden inşa etmenin bir başlangıcı, bir küçük ilk adımı, ilk sayfası, ilk repliği olarak... O replik daha güzel kurulabilirdi tabii. Ben olsam daha güzel yazardım! Ama böyle yazıldı. Daha sonra gelen replikleri daha istediğimiz, daha insana yakışır, daha toplumlara yakışır, barışa yakışır, özgürlüğe yakışır bir çizgide yeniden kurmak için ele ele vermek, birlikte bunu başarmak zorundayız. Bu gerçeğin de bir sanatçı olarak farkındayım doğrusu.
İster istemez reel politiğin kendisinden söz etmek zorunda kalıyoruz ama bir yandan da tabii bu mesele sadece bu memleketin sınırlarıyla da ilgili bir mesele değil. Bu gerçeği de biliyoruz elbette. Bir bölgesel mesele, hatta bir dünyasal mesele. Yani sistemle nasıl ilişki kurduğunuzla da ilgili bir mesele. Kapitalizm bugün dört bir yandan böylesine tüm ağlarıyla sömürüyü oluştururken ya da kuruyorken, burada boş boş oturmamalı. Var olan egemen sistemin içinde kendimizi nereye koyduğumuzla da ilgili bir mesele aslında. Dolayısıyla katmanlı bakıyorum, tek yönlü bakmamaya çalışıyorum. Sınırları hemen belirleyip 'bu iyi değil' ya da 'bu kötü' demek yerine, bu yasal çerçeveyi nasıl demokrasiden, barıştan ve özgürlükten yana çoğaltabiliriz, temellendirebiliriz ve inşa edebiliriz diye bakmak gerekir ve bunun için de üretmek gerekir, diye düşünüyorum.”
‘SANAT DA ÖZGÜRLEŞECEK’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşmasının sanat hayatına da olumlu yansıyacağını düşünen Jülide Kural, şunlara dikkat çekti:
“Sanat üreticileri daha çok hakikati arayan, çelişkiye parmak basan, özgürlüğü talep eden bir çizgide oldu, olması da gerekir zaten. Bu tanımları bile bir araya getirdiğinizde aslında hep bir ip üzerinde yürümek zorunda kalan bir cambaza dönüşüyorsunuz. Çünkü her biri aslında tanımsal olarak, mesela her hareketinizi ‘terör’le bağdaştırılmış bir toplumda yaşadığınızda, kendinizi hiçbir zaman özgür hissetmeyeceksiniz. Oysa sanat üreten insanların o içsel özgürlüğe tamamen sahip olması gerekiyor. Bırakın söylediğiniz için cezaevine girmeyi, asıl önemlisi o kafanızın içindeki özgürlüğü, oradaki hakikate ulaşmak için yaşadığınız o sancıyı bile eğer kategorize edip orada kendinize sansür uyguluyorsanız, o zaman üretebileceğiniz şey de o oranda sınırlı bir hale geliyor."
Oysa tabii özgür bir toplumda, artık böyle her şeyin ‘terör’le özdeşleştirilmediği, sözünüzü doğallıkla ve rahatça söyleyebildiğiniz, özgürce söyleyebildiğiniz bir toplumda kuşkusuz sanat da kendini çok daha özgür hissedecek. En önemlisi, o kafanızın içinde üretirken oluşturduğunuz sansürden kurtulacaksınız.
Dolayısıyla bizim yaşadığımız coğrafyada, Kürtçe konuşmanın yasak olduğu, bunca baskıya uğramış, kendi kimliğini ifade edemeyen, kendi dilini konuşamayan bir toplumla iç içe yaşamış olmakla, bu toplumun varlığını kendi diliyle, sesiyle, müziğiyle ortaya koyabilmesi için verdiği mücadelenin siz de bir parçası oluyorsunuz. Eğer gönlünüz, kalbiniz ve beyniniz sanat üretmeye açıksa… Dolayısıyla o özgürleşme, aslında orada var olan bir özgürleşme, sizi de özgürleştiren bir şey oluyor. Dolayısıyla özgür bir toplum oluşturmada sanatın çok büyük etkisi var. Barışın toplumsallaştırılması ya da bu tür özgürlük fikirlerinin toplumsallaştırılmasında sanatın çok önemli bir itici, önemli bir güç olduğunu düşünüyorum.
Dolayısıyla da bir gün eğer bu topraklarda biz kendi bilebildiğimiz, kendi anladığımız anlamda, yani egemenlerin ya da büyük güçlerin değil, halkların oluşturduğu barışı kurduğumuzda, ürettiğimiz sanat da ona yakışır olacaktır.”
‘KÜRT KADINLAR ÖRNEK TEŞKİL EDİYOR’
Kadınların barışın diline ve inşasına dair etkisini de sorduğumuz Jülide Kural, şunları söyledi:
“Bu tür mücadelelerde, bu tarihe de baktığımızda, zaten çatışma-çözüm tarihlerinde de kadınların aslında aktifleşmesiyle, öne geçmesiyle hem bu sürecin hızlandığını hem de niteliğinin de değiştiğini görüyoruz. Çünkü politikanın kendi içinde var olan, bin yıllardır erkeklerin egemenliğinde olduğu için o dili de değiştiren aslında kadınlar oluyor. En başta, kanımca, dili değiştiriyorlar kadınlar. Ve o dilin değişimi, bakış açısının, o var olan erilliğin, şiddetin, o her an ‘yok ederim’ ya da ‘seni tamamen ortadan kaldırırım' cümlesiyle özdeşleştirilmiş olan tanımlamanın kendisini değiştiriyor ve çoğaltan, üreten, daha fazla dili değiştiren kimlikler oluyor kadınlar.
Bu nedenle de kanımca -ki Kürt kadınları da burada çok iyi bir örnek teşkil ediyorlar, bu mücadele içinde verdikleri tarihsel dinamikle- kadınların bu sürecin, aslında en önemlisi, dilini kurmada ve yeniden inşasında çok önemli bir etkileri olduğunu düşünüyorum. Kendilerinin daha özgürleşmesi ve değişmesi sürecin bir parçası; kadın kimliğinin ve kadın dilinin bu sürece egemen olmasının da yine barışın gerçek ve köklü olarak oluşmasında önemli bir etken olacağı fikrindeyim.”
‘DEVLET DAHA DEMOKRATİK VE SOMUT ADIMLAR ATARSA ENDİŞELER AZALIR’
Süreçle ilgili kaygıları gidermek için iktidarın da daha somut ve kapsamlı adımlar atması gerektiğini belirten Jülide Kural, şunları dile getirdi:
“Uzun zamandır sürekli kafaların içinde oluşmuş bir korku var. Karşısındakinden her an gelebilecek bir tehlike olduğunu düşünüyorlar. Ne olduğunu bilmiyor insanların çoğu, kanımca. Ben de sık sık karşı karşıya kalıyorum bu tür durumlarla. ‘Terör’le barış öylesine özdeş bir hale getirildi ki... Çünkü barışı savunanlar her daim ‘terörist’ olarak tanımlandığı için bugün en zor olan şeyi başarmalıyız bence. Yani halkların, o binlerce insanın kafasında yıllardır artık böyle derinliği düşünülmeden söylenmiş olan bu barış kavramının kendisini özgürleştirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bunun için mücadele etmemiz gerekiyor.
Şöyle bir realite var: Bugüne kadar sadece bu şiddetten beslenen bir kesim var. Bu kesimin elinden alınmış oldu aslında o ana söylem. Şu an, böyle bir zeminde demokrasiyi talep eden bir noktada, barışı talep eden bir noktada daha meşru zeminde durabilecek durumdayız. Mücadele edeceğiz, bunu anlatacağız.
Şimdi biz o kadar iktidardan adım beklememeye alışmışız ki sadece kendi mücadelemize inanmaya başlamışız. Çünkü bir anda her şey değişebiliyor. Bir anda bambaşka bir noktaya gelinebiliyor, bugün için meşru bir zeminde olanlar iki gün sonra başka bir zeminde değerlendirilebiliyor.
Devletin daha demokratik yasalar oluşturmada, insanların demokratik haklarını talep etmesinde, bu haklarının korunmasında o meşru zemini, hukuksal zemini sağlam tutması gerekiyor. Ama şimdi tabii hukuktan söz edince memlekette o kadar çok hukuksuzluk oluyor ki, şimdi o zaman yeni bir soru işareti oluşuyor.
İnsan hakları temelinde bu memlekette yaşayan herkesin söz söyleme, özgürce söz söyleme ve söylediklerini savunma hakkı vardır. Bu bir insan hakkıdır. Bunu devletin yasalarla koruması gerekir. Dolayısıyla bu talebimizi tekrar dile getirelim sizin aracılığınızla.”