Boldaş: Yatırım adı altında doğa talan ediliyor

Canfidal Boldaş, Çewlîg’te madencilik ve enerji projelerinin ekokırım politikalarının parçası olduğuna dikkat çekerek, “Yatırım diyorlar, yıkımı görüyoruz; üretim diyorlar, talanı görüyoruz; kalkınma diyorlar, kırımı görüyoruz” dedi.

ÇEWLİG

Doğal zenginlikleri, vadileri ve su kaynaklarıyla dikkat çeken Çewlîg’te (Bingöl), maden, Hidroelektrik Santrali (HES) ve Jeotermal Elektrik Santrali (JES) projeleri ekosistem üzerindeki baskıyı giderek artırıyor. Su havzaları, tarım alanları ile meraların enerji ve madencilik projelerine açılması doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesine yol açarken, geçim kaynakları zarar gören köylerde göç riskini de büyütüyor. Bölge halkı ve ekoloji savunucuları, projelerin yalnızca doğayı değil, bölgedeki yaşamı ve geleceği de tehdit ettiğine dikkat çekiyor. 

TMMOB Çewlîg İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri ve Çevre Yüksek Mühendisi Canfidal Boldaş, kentte yaşanan ekolojik tahribata ilişkin ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.

‘BÜTÜN BU FAALİYETLER EKOKIRIM POLİTİKALARININ PARÇASI’

Çewlîg’de yürütülen madencilik faaliyetleri ile HES, GES, RES ve JES projelerinin birbirinden bağımsız ele alınamayacağını belirten Boldaş, “Bütün bu faaliyetler ekokırım politikalarının bir parçasıdır. Söz konusu projeler planlanırken birçok unsur göz önünde bulundurulmadı. Örneğin, bu faaliyetlerin tümü sisteme yakın yerli, yabancı veya yerli-yabancı ortaklıklar tarafından rant elde etmek amacıyla planlanıyor. Bölgesel ormansızlaştırma gibi, insansızlaştırma gibi politikalar uygulanıyor” ifadelerini kullandı.

‘HALKIN GEÇİM KAYNAKLARI YOK EDİLİYOR’

Çewlîg’in tarihsel olarak tarım ve hayvancılığa dayalı bir yaşam biçimine sahip olduğunu hatırlatan Boldaş, endüstriyel projelerin bu yaşam biçimini doğrudan tehdit ettiğini söyledi.

Maden ve enerji projelerinin halkın yaşam alanlarında bulunan meraları, ormanlık alanları, çayırları, tarlaları ve tarım alanlarını tahrip ettiğini vurgulayan Boldaş, “Çewlîg özeline baktığımızda, tarih boyunca halkın geçim kaynağı tarım ve hayvancılık olmuştur. Ama bu endüstriyel faaliyetlerin hayata geçirilmesiyle halkların yaşam alanlarında bulunan meralar, ormanlık alanlar, çayırlar, tarlalar, tarım alanları ve ekolojik öneme sahip alanlar maalesef tahrip ediliyor. Bunun sonucunda halkın geçmişten bugüne sürdürdüğü üretim biçimleri giderek ortadan kalkıyor. Dolayısıyla halkların eski çağlardan beri sürdürdüğü tarımsal ya da hayvancılık faaliyetleri durma noktasına geliyor” diye konuştu.

‘ŞİRKETLERİN KAZANCI HALKIN YAŞAMINDAN ÖNEMLİ GÖRÜLÜYOR’

Bölgede şirketlerin ekonomik çıkarlarının halkın yaşamından daha önemli bir parametre olarak ele alındığına dikkat çeken Boldaş, şunları söyledi: “Bölgede zenginleştirilen şirketlerin ekonomik ikballeri, halkların hayatından daha önemli parametre olarak değerlendiriliyor. Çünkü halkların yaşam alanları endüstriyalizme feda edilirse ve geçim kaynakları yok edilirse hayat ekosistemi de çöker.

Özellikle bölgemizde uygulanan ekokırım politikalarının sebeplerinden biri de bölgemizin insansızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Bölgemiz yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin olduğu için insansızlaşmasının hem rantsal hem de güvenlikçi yaklaşımları kolaylaştıracağı düşünülmektedir.

Halkların yaşam alanlarında bu tarz endüstriyalizm egemenlikleri sistemiçi çevrecilik kavramlarıyla açıklanmaya çalışılsa da gerçeğin aslında farklı olduğunu ifade etmekte fayda var.”

‘YATIRIM DİYORLAR, YIKIMI GÖRÜYORUZ’

Projelerin “yatırım”, “üretim” ve “kalkınma” söylemleriyle savunulduğuna, ancak sahadaki gerçekliğin bunun aksini gösterdiğine işaret eden Boldaş, “Yatırım diyorlar, yıkımı görüyoruz; üretim diyorlar, talanı görüyoruz; kalkınma diyorlar, kırımı görüyoruz. İnsanların köyünü, ilçesini bu tarz yönelimlerle sermaye gruplarına teslim ederlerse gitgide insanların geçim kaynakları tükenir, yaşam alanları yaşanamaz hale gelir. Günün sonunda göçün yolu görünmüş olur” dedi.

‘İNSANLAR DOĞDUKLARI TOPRAKLARI TERK ETMEK ZORUNDA KALIYOR’

Ekolojik tahribatın sonucunda insanların istemeden de olsa yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldığını belirten Boldaş, şunlara dikkat çekti: “İnsanlar istemeden de olsa sırf yandaş sermayedarlar zenginleşsin diye köylerini, yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyorlar. Doğdukları, büyüdükleri toprakları geride bırakarak belki hiç bilmedikleri, duymadıkları merkezlere yöneliyorlar. Kimi yarı aç yarı tok hayatını devam ettirebilecek olanakları geliştirebilse de kimileri de o derin kuyuda kaybolup gidiyor.

Halkların yaşam alanlarını korumaya yönelik direncini çok net görebiliyoruz. Halk, toprağını feda etmeye çalışan zihniyete karşı en demokratik tepkisini, kırımın olduğu her merkezde ifade ediyor. Çoğu zaman bu tepkisini ekoloji örgütleriyle ya da yaşamı savunan sivil dinamiklerle birlikte dile getiriyor.”

‘HALKIN İTİRAZLARINA KULAK VERİLMİYOR’

Halkın itirazlarına rağmen kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin yeterli duyarlılığı göstermediğini söyleyen Canfidal Boldaş, sözlerini şöyle tamamladı:  “Bu itirazlara, tepkilere olumlu yaklaşan bir kamu aklı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bugün yerel yönetimler isterse, kamu kurum ve kuruluşları isterse halkın yaşam alanlarını korurlar. Çoğu platformda ifade ediyoruz; şirketlere ve sermayeye karşı halkın yanında olan halkçı yaklaşımın gelişmesi gerekiyor. Ama bunu ne Çewlîg’te ne de başka bir Kürt kentinde görebiliyoruz.

Özellikle hayat devam ediyorsa üretime de ihtiyaç olduğunun farkındayız. Ancak bu üretim, halkların yaşam alanlarını olumsuz yönde etkilemeyecek ve halkların geçim kaynaklarını yok etmeyecek lokasyonlarda olmalıdır. Ormansızlaştırma pratiklerine hizmet etmemelidir. Meraları, çayırları, otlakları, yani ekolojik öneme sahip alanları tahrip etmemelidir. Halkın suyunu, toprağını ve havasını kirletmemelidir. Üretim hiçbir açıdan halkın aleyhine bir sonuca sebep olmamalıdır.

Halkın yaşam alanlarını, geçim kaynaklarını, suyunu, toprağını ve havasını koruyan bir anlayış esas alınmalıdır. Aksi halde ortaya çıkan şey kalkınma değil, doğanın ve yaşamın tahribatıdır.”