Gökalp: Bir arada yaşamın formülü komünün kendisidir!

Zindanda 33 yıl geçiren Suat Gökalp, tarihteki direnişlerin tümünün özünde komünün korunması mücadelesi olduğunu vurgulayarak, “Tarih komün ile devlet arasındaki çatışmadan ibarettir. Önder Apo komünü, devlet tekçi, eril yapıyı temsil ediyor” dedi.

SUAT GÖKALP

Ömrünün 33 yılını zindanlarda geçiren Suat Gökalp, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısı ile komünal toplum paradigmasına katkıda bulunmak için çalışmalar yürütmeye başladı. Bunca yıl tecrit hücrelerinde tutulmasına rağmen kararlı duruşuyla ve anlatımının netliğiyle dışardaki insanlardaki umutsuzluğun ve endişenin bir zerresine rastlayamayacağınız Suat Gökalp, kendi yaşam hikayesinden yola çıkarak ANF’ye hapishanelerdeki tecrit koşullarından barış ve demokratik toplum sürecine, komünal toplum paradigmasına kadar değerlendirmelerde bulundu.

‘DİRENİŞ HAFIZASININ DİRİ TUTULDUĞU BİR ORTAMDA YETİŞTİM!’

Kendini “Apo Hareketi’nin bir neferi” olarak tanıtan 55 yaşındaki Suat Gökalp, 37 yıldır Kürt devrimci mücadelesinde yer aldığını, 19 yaşında dağa çıktığını ve 1993 yılında İstanbul’da yakalanarak, toplam 33 yıl zindanda kaldığını anlattı. Ağrı Merkez’de politik bilinci çok yüksek olan bir ortamda büyüdüğünü vurgulayan Gökalp, “Ağrı’nın kendisi zaten direnişlerinden kaynaklı Kürt mücadelesinin önemli bir damarını ifade ediyor. Ağrı isyanının ve Zîlan katliamının direniş hafızasının diri tutulduğu bir ortamda yetiştim. Çocukluğum, Kürdistani ve sol bilinci taşıyan Teyyare Mahallesi’nde geçti ve bunun mücadeleye katılmamda büyük bir etkisi oldu” dedi.

‘KÜRT HALKININ MÜCADELESİ VE ZİNDANDAKİ ÖRGÜTLÜ YAŞAM MOTİVASYONUMUN KAYNAĞI OLDU!’

19 yaşında lise öğrenimini terk ederek Kürt özgürlük mücadelesine katıldığını anlatan Gökalp, “1990’lı yıllardı, serhildan süreciydi ve o dönem mücadeleye katılmayanlara kötü gözle bakılırdı, oportünist denilirdi. O sosyopolitik ortam, bizlerin de katılımımızda etkili oldu. Kafile kafile katılım gerçekleşti o dönem” diye konuştu. Ailesine haber vermeden Kürt özgürlük saflarına katılan Gökalp’in, iki yıl gerillada kaldıktan sonra 1993 yılında geldiği İstanbul'da yakalanarak 33 yıl sürecek esaret dönemi başladı. Sağmalcılar, Bayrampaşa, Ümraniye, Bursa, Kandıra ve Bolu… hapishane hayatı sürgün ve tecritle geçen Gökalp, içerde ideolojik, felsefi ve manevi motivasyonunu dinamik tutabilme kaynağının hem dışarıdaki Kürt halkının verdiği mücadele hem de zindandaki örgütlü yaşam sayesinde oluştuğunu kaydetti. Gökalp, zindanda her anın örgütlü olduğu kolektif çalışmalar, eğitimler ve genel mücadeleyi takip ederek pozisyon alma sayesinde fiziksel esaret altında olsalar da ruhen özgür hissettiklerini ifade etti.

‘F TİPLERİ LABORATUVAR GİBİDİR!’

33 yıllık esaretinin 18 yılını F Tipi hapishanelerdeki tecrit koşullarında geçiren Gökalp, “Bizim yapıdan F Tiplerine götürülen ilk grup bizlerdik. Sabri Ok arkadaşla birlikte 14 kişi Bursa’dan Kandıra F Tipi zindanına sürgün edildik. 2003 yılının sonundan 2025 yılının Ekim ayına kadar F Tiplerinde kaldık” diye konuştu. “Tecrit koşulları yaşanmadan bütünüyle hissedilebilecek bir husus ifade etmiyor” diyen Gökalp, sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz daha önce F Tiplerinin Almanya’da RAF gerillalarına karşı yöneltilen bir politika olduğunu okumuş, incelemiştik. Fakat okuyarak öğrendiğiniz, bilgi sahibi olduğunuz şeyleri bizzat yaşamak çok farklı. F Tipi zindanlarda şunu gördük; F Tipleri insanın sosyal yanını, manevi yanını öldürmeye dönük kurgulanmış bir mimariye sahip. Ses yalıtımından odalar arası iletişimin tecrit edilmesine, kullanılan boyadan gardiyanların emir kipiyle konuşmalarına kadar sistemin planlı bir biçimde tasarladığı bir zindan olduğunu gördük. Bunların tümüne karşı örgütlü, planlı, disiplinli bir duruşla direniş sergilemek gerekiyordu. Bu anlamda bizim için direniş sadece yapılan fiziki saldırı ve işkencelere karşı direnişi ifade etmiyor. Direniş aynı zamanda yaşam tarzıyla kendimizde sosyal ve manevi yanları korumak kadar, sosyopolitik hedeflerimizi, inancımızı, kararlarımızı ve motivasyonumuzu korumaktı. Çünkü ideoloji de dinamiktir, sanıldığının aksine statik değildir. Hatta bir metafor yaparsak, ideoloji bir çiçek gibidir. Sularsanız diri kalır, sulamazsanız solar. Günlük olarak ideolojik eğitiminizi yenileyip güncellemezseniz, o konuda derinliği oluşturmaya dönük bir çaba içerisinde olmazsanız, ideolojik hedeflerinizden de uzaklaşabiliyorsunuz. Yabancılaşma yaşıyorsunuz düşünsel, zihinsel ve kültürel planda. O açıdan tecrit bir laboratuvar gibidir. İnsanın sosyo-kültürel düzeyini anlamasını sağlıyor, insanın insanla ilişkilerinde ne kadar yeterli ya da yoksun olduğunu gösteriyor. Zayıf yanlarınızı da, güçlü yanlarınızı da görebiliyor ve sınayabiliyorsunuz.

‘DARACIK ÜÇ KİŞİLİK BİR TECRİT HÜCRESİNDE DE KOMÜNAL BİR RUHLA YAŞAMAYI ESAS ALIYORSUNUZ!’

F Tiplerinin böyle dezavantajlı realitesine rağmen öğretici bir yanı da vardır. O üç kişilik insan ilişkisi içerisinde kendimize özgü farklılıklarımız olabilir. Evet, ortak ideallere, ortak amaçlara sahip dava insanlarıyız. Fakat bir de farklı kültürel zeminlerde şekillenmekten kaynaklı farklı alışkanlıklar, farklı karakter özelliklerimiz olabilir. Onlarla bir arada yaşayabilmek çok büyük bir dikkat, hassasiyet ve birbirini anlama, empati yeteneği gerektiriyor. O daracık tecrit hücresinde 24 saat bir aradasınız. Böyle bir zeminde diğer iki yoldaşınızla kurduğunuz ilişkide bir yandan samimiyetle her şeyi paylaşmak, birlikte yaşamak, komünal bir ruhla yaşamayı esas alıyorsunuz. Ama bir yandan da farklı iradeler olmaktan kaynaklı saygı ilişkisini de korumakla mükellefsiniz. Saygı ve samimiyet arasındaki ilişki dengesinde hafif bir yanılgı payı bile o ilişkileri zedeleyebiliyor. Geniş insan ilişkilerinde onlarca, yüzlerce insanla ilişki kurma durumunuz olabiliyor. Fakat üç kişilik tecrit ortamında kendinizi de, karşınızdaki yoldaşınızı da tanıyor, zayıflıklarını, güçlü yanlarını görüp analiz edebiliyorsunuz. İşte o noktada doğru bir yaklaşım, doğru bir bakış açısı, doğru bir ele alış olduğunda bu sizi yetkinleştiriyor. İlişki kurduğunuz insanları anlama, empati gücünüzü, yeteneğinizi geliştiriyor. İnsanların zayıf yanları olabilir, yetersizlikleri olabilir ama hiçbir insan zayıf ve yetersiz özelliklerinden ibaret değildir. Bunu daha iyi görürsünüz. İşte bu açıdan doğru değerlendirildiğinde insanı eğiten, insan ilişkilerinde yetkinleşmesine olanak sunan, empati yeteneğini de derinleştiren bir eğitici yönü olabiliyor. Yeter ki doğru değerlendirelim. Bu açıdan F Tipleri laboratuvar gibidir diyorum.”

‘F TİPLERİNDEN AMACINA ULAŞAMAYAN DEVLET, MANEVİ ÖLÜMÜ HEDEFLEYEN KUYU TİPİ KONSEPTİNE GEÇTİ!’

Bugün gündemde olan ve tecridin daha da derinleştirildiği kuyu tipi hapishanelerini değerlendiren Gökalp, kuyu tiplerinin F tipi deneyiminden yalıtık ele alındığında yeterince analiz edilemeyeceğine işaret etti. Devletin F tipleriyle amaçladığı hedeflere bütünüyle ulaşamadığını belirten Gökalp, “Özellikle de bizim yapımız düzeyinde amaçladığına ulaşamadı. Daha F tipi tartışmaları yapılırken, biz hemen ölüm oruçlarına girmedik. O zaman esas aldığımız bir ilke vardı. Bizim için belirleyici olan mekan değildir. Hangi mekanda bizi tutarlarsa tutsunlar ki fiziken devletin elindesiniz, esirsiniz, tutsaksınız, bu anlamda sizi şu veya bu mekana götürebilir. Biz bunu fetişleştirmeyiz. Bizim için asıl mesele gittiğimiz her mekanda kendi inanç ve iradeniz temelinde bir yaşam kurmaktı. Onun dışında bir dayatmayı kabul etmeyiz. Bizim yaşamımıza, yaşam düzenimize dönük bir müdahale olursa bizim için ölümüne direniş o noktada başlar, dedik. Ve biz bu bilinçle F tipleri zemininde de örgütlülüğümüzü güçlendirdik, sürekli kıldık. Paralel olarak dışarının gündemine de etki yapabilecek büyük eylemler geliştirdik. Uzun süreli açlık grevlerimiz oldu. En son Leyla Güven arkadaşın dahil olduğu uzun vadeli, dört aylık bir açlık grevi yapıldı. Sol örgütlerdeki arkadaşlarımızın da zindanlarda ölüm orucu gibi büyük direnişleri oldu. Direndiler, büyük bedeller ödediler. Hala içeride olup da ideallerinden, inançlarından taviz vermeyen arkadaşlarımız var. Devlet, F Tiplerinde de devrimcilerin iradesini gördü. Devrimciler F tiplerini de örgütü bir yaşam zeminine çevirdiler. Devletin F Tiplerinden sonuç alamaması yeni bir konsepte yol açtı. Kuyu tipi zindanları, F tipinin çok daha ötesinde derinleştirilmiş bir tecridi ve sosyo-kültürel ve manevi ölümü hedefleyen bir zindan yapısıdır. Günde bir saat havalandırmaya çıkarılıyorsun ve farklı ünitelerde 23 saat boyunca dar, havasız ve güneş görmeyen tekli hücrelerde kalman dayatılıyor. İnsan sosyal bir varlık, manevi bir varlık. İnsanı insan ilişkilerinden koparttığımız zaman onun sosyal yanını, sosyal doğasını, dolayısıyla insanlığını hedefliyorsunuz demektir. Kuyu tipleri böyle bir konsepti ifade ediyor. Oradaki durum çok daha derin. Dolayısıyla dışarıdaki bizlerin ve toplumun oradaki direnişleri, oradaki yoldaşları doğru sahiplenmemize ihtiyaç var. Şu anda bu sahiplenmenin yetersiz olduğunu görüyorum” dedi.

‘BENİ EN ÇOK ŞAŞIRTAN SİYASAL ALANDAKİ UMUTSUZLUK OLDU’

Gökalp, yıllar sonra zindan hayatının ardından güncel hayatta zorlanmamasının nedenini, “İçeride hem siyaset sosyolojisini hem toplum sosyolojisini ilgilendiren konuları hem kuramsal boyutta hem aktüel boyutta takip ederdik. Bu konuda dışarı çıktığımda çok büyük bir şaşkınlığı yaşamadım” diye açıkladı. Zindandan çıkar çıkmaz siyasi faaliyetlere dahil olduğunu, halk toplantılarına katıldığını anlatan Gökalp, “Bu toplantılardaki umutsuzluk beni biraz şaşırttı. Biz zindan gibi, F-tipleri gibi derinleştirilmiş tehdit ortamında umudumuzu ve coşkumuzu hep diri tuttuk. Tabii ki yetersizliklerimiz ve eksikliklerimiz olmuş olabilir. Ama dediğim gibi umudu ve coşkunluğu diri tutabildik. Dışarıda derya gibi imkanlar varken, siyasal çalışmalarda yer alan arkadaşlarımızda umut ve coşku zayıflamasını gördük. Beni şaşırtan biraz bu oldu.

‘SİYASETÇİLERİN TOPLUMLA BAĞINDAKİ ZAYIFLAMA SİYASAL ELİTİZMİ DOĞURMUŞ!’

Bu umutsuzluğun elbette ki çoklu nedenleri olabilir ama bence en belirleyici neden siyasal ufukta bir darlığın olması. Siyasal özne olmanın gereği, toplumsal realiteyle doğru teması gerektirir. Eğer toplumla doğru bir temasınız yoksa, toplumdaki gelişmeleri iyi analiz edemezsiniz. Bu yönüyle siyasetçilerin toplumla bağındaki zayıflama bir siyasal elitizmi doğurmuş. Bu bir neden. İkinci neden, siyasal gündemi çok boyutlu ve objektif temelde takip etme, anlama yeterince olmamış. Bu yüzden de devlet cenahında ortaya konan ufak tefek söylemler insanları çok çabuk umutlandırabilmiş. Olumsuz yönde üç beş şey ortaya konduğunda da çabuk karamsarlığa sevk edebilmiş. Çabuk umutlanma ve çabuk karamsarlığa kapılma bahsettiğim siyasal ufuk darlığıyla ilgilidir. Güncel gelişmeleri doğru okuyamamayla ilgilidir. Böyle olunca da gündelik koşturmalar içerisinde siyasal gelişmelerin genel doğrultusunu analiz etme de olmayınca umutsuzluk ortaya çıkıyor. Bir şeyler yapılıyor ama yaptığın işin neye hizmet ettiğinin bile idrakinde olunmayabiliyor. Bu bir sorun, ciddi bir sorun” ifadelerini kullandı.

‘MARKSİZMİ ELEŞTİRMEK, MARX’IN ÖZÜNÜ REDDETMEK DEĞİLDİR!’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yazdığı manifestonun özellikle Karl Marx’a ilişkin yürütülen tartışmalar üzerinden yeterince anlaşılmadığını fark ettiğini belirten Gökalp, şöyle konuştu: “Şimdi Marx, tarih sınıflar çatışmasından ibarettir der. Paradigmasını sınıf çelişkisi üzerine oturtur. Fakat Marx'ın akışkan bir zihni var. Örneğin Marx şunu da söyler: ‘Biz, bizden öncekilerin acımasız eleştirisi temelinde çıkış yaptık. Bizden sonrakiler de bizim acımasız eleştirimiz temelinde çıkış yapmalılar’ der. Marx’ın bu söylemi orta yerde duruyorken, Marx adına hareket edenler, Marx'a dönük en küçük eleştirel değerlendirmeleri, Marksizmi fetişleştirerek önlemeye çalışıyorlar. Bunun kendisi bir paradoks. Örneğin Marx, Komünist Manifesto da dahil, ‘Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi’ eserleri için ‘Bunlar bizim toyluk dönemimizin eserleridir’ der. Şimdi, biz Marksizmi kuramsal boyutta da, pratik politik düzlemde de eleştiriyoruz. Ama aynı zamanda Marksizmde, insanlık tarihi boyunca bütün toplumsal direnişlerin zamana ve mekana özgü tezahürleri var. Bunlar sosyalizmin miraslarıdır, bizim miraslarımızdır Marksizm de bu miraslardan biridir. Marx'ın eleştirisi, Marx'ın kendisinin, onun kuramının, toplumsal özgürlükçü özünün reddedilmesi anlamına gelmiyor. Anlaşılmayan yan budur. Dogmatik zihniyet onun doğru anlaşılmasını önlüyor. Marx'ın söyleminin bile anlaşılmasını önlüyor. Marx, Fransız sosyalist hareketinde kendi düşüncelerinin dogmatik ve tek tip bir Marksizme dönüştürülmesine, ‘Kesin olan bir şey varsa, o da benim Marksist olmadığımdır’ sözüyle tepki gösterip eleştiriyor. Marx’ı, Marksizm’i eleştirmek kuramsal pratik, politik boyut da dahil ondaki özü reddetmek anlamına gelmiyor. Sosyalizm Marx'la başlamadı, Marx'la bitmeyecek. Örneğin biz Önder Apo’nun paradigmasına Apocu sosyalizm diyoruz. Bu sosyalist anlayış da ne ezeldir ne ebet olacak. Bugünün formülasyonunu yapmıştır. 100 sene sonraki insan-insan ilişkilerine, toplumun gerçekliğine hitap edemez. Özünü korur ama o dönem kendine özgü bir sosyalist yorum ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla buradaki diyalektik böyle anlaşılmalı. İşin özü kalıyor ama. Sosyalizmin özü nedir? Daha iyi bir toplumsal yaşam, daha iyi bir insan-insan ilişkisi değil mi? Toplumsal özgürlük, daha müreffeh bir toplum düzeni. Sosyalizmin özü budur. Özü budur fakat yaşanılan zaman ve mekana özgü formlar kazanır. Değişen bu formlardır.”

‘EVRENİN GERÇEKLİĞİ KOMÜNALDİR!’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu paradigmadaki komün anlayışının da belli başlı vurgularla izah edilmeye ihtiyaç olduğunu vurgulayan Gökalp, şunları kaydetti: “Önder Apo’nun komün anlayışı felsefi ve sosyo-politik açıdan yeterince anlaşılmış değil. Onu yoğun bir şekilde toplum nezdinde anlaşılır kılmaya dönük eğitsel, sosyo-kültürel, sanatsal çalışmaların yapılmasına ihtiyaç var. Çünkü zihinsel ve sanatsal çalışmalar toplumun üzerinde etkili oluyor. Özellikle görsel alandaki sanat, kültür, sinema gibi boyutlardan yeni bir zihniyeti ortaya koyup anlatmak çok daha etkili olabiliyor. O açıdan ona vurgu yaptım. Şimdi Önder Apo'nun paradigmasında evrensel hakikatten bahsedilir. Önder Apo, evrenin gerçekliği komünaldir diyor. Komünalite ilişkiselliktir diyor. Evren başı başına ilişkiselliktir. Şimdi burada bir kıyaslama ve metafor yapalım. Fiziki, biyolojik ve sosyolojik alanlar birebir birbirine indirgenemez. Fakat bıçakla kesilir gibi birbirinden ayırt edilecek alanlar da değildir. Çünkü tümü birbirinin tezahürü olarak gelişim göstermiştir. İşte toplumsallara ikinci doğa denilmesinin mantığı da burada aranmalıdır. Önder Apo, komün için üçüncü doğa diyor. Ona da izah getireceğim. Fakat evrensel hakikatin temel ilkesi şudur, ilişkisellik üzerinden giderse komünü orada aramalıyız. Klasik anlamda kuantum fiziği de onu kabul eder ama Newton fiziği fiziğinde de vardır. İşte enerji maddeleşir. Enerji-madde ikilemi, Einstein'ın ortaya koyduğu formülde, ilişkilenmeyi ifade ediyor. Bu ilişkilenme çeşitlenme ve çoğalmayı doğuruyor. Çeşitlenmelerle çoğalma sistemleşmeyi doğuruyor. Sistemleşme anlam doğuruyor. İşte komünün mantığı, formülü bu denklemde gizli. Şimdi makro ölçekli hakikatte biraz somutlayalım bu formülasyonu. Mesela güneş sistemini ele alalım. Güneş sistemi dediğiniz zaman ona bir ad vermiş ve ona bir anlam yüklemiş oluyorsunuz. Niye? Çünkü ortada bir bütünlük var, bir sistem var. Güneş, bildiğimiz 9 gezegen ve onların uydularıyla birlikte bir sistem var, bir bütünlük var. Bu bütünlük içerisinde tekil varlıklar kendi özgünlüklerini koruyorlar. Dünya, Ay, Jüpiter, Satürn, Venüs ve benzerleri gibi. Tekil varlıklar bir bütün içerisinde kendi kimlikleriyle yer ediniyorlar ama aynı zamanda bir bütünle bir araya gelip sistem oluşturuyorlar. Aralarında bir ilişkisellik oluşuyor. O bütünlük bir anlam doğuruyor ve siz ona bu anlam üzerine bir ad veriyorsunuz. Bu, evrende bir varoluş halidir. Makro ölçekli bir hakikat ilkesi bu. Aynısını biz mikro ölçekli fiziki alemde de görebiliyoruz. Örneğin işte atom bir bütündür değil mi? Atomun içerisinde çekirdek var. Çekirdeğin etrafında elektronlar ve protonlar var. Onların altında kuasarlar var, böyle gidiyor. Tekil varlıkları da görüp analiz edebiliyorsunuz, onlara isim verebiliyorsunuz, onlar arasındaki ilişkisellik bir bütünleşmeyi doğuruyor, o bütünleşme hali bir sistemi ve anlamı doğuruyor. Komün formülasyonu makro ölçekte de, mikro ölçekte de bu. Biyoloji alanında da böyledir. Örneğin hücrenin yapısı, DNA-RNA birleşimi. Hücrelerin bir araya gelip oluşturduğu dokular. Dokuların bir araya gelip organları oluşturması. Organların bir araya gelip metabolizmayı oluşturması. İnsan organizması bir bütün değil mi? Bir bütün bir sistemi ifade ediyor. Fakat o bütün içerisinde tekil organlar var. O tekil organlar kendi özgünlüklerini bir bileşen olarak koruyorlar ama birbirleriyle ilişkisellik halinde o organizmayı oluşturuyorlar ve varoluş böyle gerçekleşiyor. Bu biyolojik analiz formülünü hayvansal ve bitkisel ekosistemlerin tümünde bulabilirsiniz. Danah Zohar, ‘Kuantum benlik’ kitabında şöyle bir analiz yapar: ‘Beni oluşturan toz zerrecikleri neyse yıldızları oluşturan zerrecikler de odur.’ Dolayısıyla hayvansal, bitkisel ve fiziksel gerçeklikler birbirinden kopuk değil, birbirinin tezahürü biçimindedir. Mesela insan embriyosu izlenebiliyor. Embriyodan cenin haline gelene kadar fiziki, biyolojik ve bildiğimiz insani cenin anlamında bütün bu evrim süreçlerini tekrar tekrar yenileyerek bu hale geliyor. Dolayısıyla bizimle yıldızları oluşturan hammaddeler arasında çok keskin kopukluklar yok. Hepimiz aynı özün tezahürleriyiz. Şimdi bütün bunların ortaya koyduğu bir ana fikir var. Bu ana fikri biz toplumun oluşumunda görüyoruz. Önder Apo paradigmasında evrenin kendisinin komünal olduğunu söylüyor. Çünkü ilişkiselliği barındırıyor. İlişkisellik de sistematikleşmeyi barındırıyor. Güneş ile Dünya, Dünya ile Ay arasında bir ilişki dengesi var. Diyelim ki dünya bir metre güneşe yaklaşsa hayat yok olur. Ya da dünya güneşe bir metre uzaklaşsa donar. O bir ilişki dengesidir, bir etkileşimdir. İlişki aynı zamanda etkileşimi de ifade ediyor. Şimdi insan kendinde farkındalık duygusunu oluşturduktan sonra sorgulamaya başlıyor. İşte ben kimim? Etrafımdaki varlıklar nedir? Neden varlar? Bu farkındalık duygusu oluştuktan itibaren ilişkiselleşmeye başlıyor. Doğayla ilişki kuruyor. Kendi türdeşiyle ilişki kuruyor, göksel varlıklarla ilişki kuruyor, hepsine bir anlam veriyor. Dolayısıyla bu ilişkisellik toplumun varoluş halini komünal kılıyor.

‘KADINDAN YOKSUN BİR KOMÜNALİTE OLAMAZ!’

Önder Apo, toplumsallığın kendisi komünaldir der. Komünalite toplumsallaşmanın çekirdeğini oluşturur. İşte ilk birim klandır örneğin. Orada bir komünal ruh var. Komünaliteden toplumu var eden bildiğimiz klan ailesi komün doğasını taşır ama eril erkek aklı devletin çıkışıyla birlikte bu ailede bozulma meydana geliyor. Toplum komünaliteyle var oluyor. Kendisini komünal temellerde var ediyor. Ortak yaşam, ortak üretim, ortak tüketim, her şeyin ortak paylaşımı üzerinde yapıyoruz ve bunun kurucu dinamiği de kadındır. Kadın tarihi, komünalleşmenin tarihidir. Kadından yoksun bir komünalite olamaz. Kadın doğurganlığı ile soyun sürdürülmesini sağlıyor. Kadın çocukların bakımını üstleniyor, bitki devşirmeciliğini keşfederek sürekli besin elde etme yolunu geliştiriyor, aynı zamanda o bitkilerden ilaç da üretiyor. Kadın, ocağı sürekli kılıyor. Mesela Ortadoğu'da Mazda inancı vardır. Zerdüştlükte Zend-Avesta, vesta sönmeyen ocak demektir. Ocak, komünal ruhun bir ara dalını temsil eden bir figürdür. Mesela ocak üzerinden kargış da edilir. Hani derler ya Allah ocağını söndürsün diye. Ocak bu anlamda çok eski bir kavram.

‘TARİH KOMÜN İLE DEVLET ARASINDAKİ ÇATIŞMADAN İBARETTİR!’

Kadın eksenli bir ana kadın toplumsallığı ve komünalitesi oluştu mu, oluştu. Bu oluşumdan sapma hali, o dönem büyücü, komutan ve şaman arasındaki erkek ittifakına dayalı erkek egemen zihniyetini yavaş yavaş ortaya çıkarıyor ve devletleşmeye giden yolu açıyor. Bu durum, toplumda bir bozulmaya, bir çatallaşmaya yol açıyor. İşte bu çatallaşmada iki çizgi ortaya çıkıyor. Bir, toplumun o komünal doğasını korumaya dönük bir çizgi. İki, devlet çizgisi. Önder Apo paradigmasında, tarih komünle devletin çatışmasından ibarettir diye izah ediyor. Devlet ve komün ayrışması olduktan sonra bu çatışma zamana ve mekana özgü olarak kendi tezahürlerini yaşayarak daha az devlet daha çok toplum talebini yükseltiyor. Bizim hedefimiz bu. Niye bunu diyoruz? Bu slogan niye önemli? Çünkü devlet komünün alanını daraltarak kendisini büyütüyor. Şimdi Önder Apo paradigmasında sınıf gerçekliğini reddetmiyor. Fakat sınıf gerçekliği toplumdaki bu bozulmanın bütününü ifade etmeye yetmiyor. İşte Önder Apo bunu geliştiriyor. Örneğin diyor ki, komünal doğa bozulmaya başladıktan sonra devlet komün alanını geriletip, zayıflatmaya çalışıp kendi alanını geliştirmeye çalıştığını ve burada ilk hedefinin de kadının alanını daraltmak olduğunu söylüyor. Bunu mitolojilerden biliyoruz. Eski mitolojilerde kadın hep ana tanrıça figürüyle ve yaşam alanıyla analiz edilir. Fakat Sümer mitolojilerinde bu devlet aklının öne çıkmasıyla birlikte bir bakıyorsun ki mitoloji kadını yeraltıyla ifade ediyor. İşte burada ilk çelişki devletin kadını hedeflemesiyle ortaya çıkıyor. Bu ayrışma olduktan sonra mekan ve zaman değişse de iki çizginin de zamana ve mekana özgü kendi tezahürleri olmuştur. İşte biz bu komünal amaçlarla yürütülen farklı zamanlarda, mekanlardaki bütün mücadeleleri sosyalist mücadeleler olarak görüyoruz. Sosyalizmin mirası budur. Örneğin, Karmatîlerden İsa'nın temsil ettiği eserlere kadar, Fars'ın İsmaililerinden veya Hasan Sabbah’lara, Kerbela'daki Hüseyin’e, Kızılbaş Aleviliğine kadar. Ya da Hristiyanlardaki Dominiken ve Fransisken tarikatlarından Paris komünarlarına, Alman köylü ayaklanmalarına kadar, hem Doğu’da hem Batı’da. Bütün bu mücadelelerin asli amacı neydi? Kendi alanını daraltmak isteyen devlet mekanizmasına karşı mücadeledir. Komünal toplum, devleti öyle kabul etmedi. Erkek aklını, erkek egemenliğini de öyle kolay kabul etmedi. Tarih yazmamış ama kadınlar da çok büyük direniş içerisindedir. Tarih yazmamış diyorum çünkü tarihin resmi yazılışı da erkek egemen tarihidir. Oysa kadın bu direniş mirası dahilinde her mekanda mücadele içerisinde olmuştur. Ortaçağda direndikleri için cadı yaftalaması ile yakılmışlardır. Ya da mitolojilerde Havva ile Lilith arasında bir fark konulur. Havva erkek egemen zihniyetin dayatması karşısında yenilmiş, teslim alınmış bir figürü temsil eder. Ama Lilith cadılaştırılır, şeytanlaştırılır mitolojilerde. Kimdir Lilith? Direnen, boyun eğmeyen, karşı koyan, erkek sistemini reddeden kadın figürünü temsil eder. Komün ve devlet mücadelesi, günümüze kadar kendi tezahürlerini yaratarak geldi. Kır-kent çatışması da komün-devlet çatışmasıyla bağlantılıdır. Devletler kendilerini kentler üzerinden inşa ederek büyümüşlerdir. Kırsalı hep ezmeye, yok etmeye çalışmışlardır. Niye? Çünkü kırsalda komünal kültür çok daha belirgin korunmuştur. Mesela şehirler büyüdükçe, metropoller oluştukça o manevi kültür de, mahalle kültürü de, insanın insanla ilişkisi de yok ediliyor, yozlaşma meydana geliyor. Devletler bunu çok sistematik bir biçimde yapmıştır. Devlet toplumun alanını bu tarzda yok etmeye çalışmıştır. Dolayısıyla o direniş mücadelelerinin tümü özünde komünün korunması mücadelesi olarak da analiz edilebilir. Sosyalizm mücadelesidir bu.”

‘ÖNDER APO KOMÜN TARAFINI, DEVLET TEKÇİ ERİL YAPIYI TEMSİL EDİYOR!’

Günümüzde nano-teknolojik gelişmelerin toplumlar arasındaki geçişkenliği artırdığını ve dünyanın farklı kimliklerin bir arada yaşadığı çok kimlikli bir toplumsal yapıya dönüştüğünü belirten Gökalp, ulus-devlet modelinin ise bu gerçeklikle çeliştiğini vurguladı. Ulus-devletlerin, toplumları toplum olmaktan çıkaran, etrafına demirden kafes ören ve birbirine düşmanlaştırmaya çalışan yapılar olduğunu hatırlatan Gökalp, “Ama teknoloji öyle bir geçişkenlik yarattı ki, insanlar artık o ulus-devlet tarafından düşmanlaştırılmaya çalışan diğer bir toplumun düşman olmadığını anlayabiliyor. O toplumun da kendi toplumu gibi aynı sıkıntıları yaşadığını, kaderinin ortak olduğunu görüyor. Tabii ki egemenler açısından teknoloji Big Brother mantığı dahilinde toplumu daha iyi denetlemek için kullanılıyor. Ama onların teknolojideki muratlarının dışında, teknoloji de objektif olarak toplumların birbirlerini daha iyi tanımasını, kaynaşmasını da sağlıyor. Ulaşım sektörü de mesela o kadar gelişti ki eskiden 5 ayda gittiğin bir yere uçakla bugün 6 saatte gidebiliyorsun. İnsanlar rahatça oraya gidebiliyor, oraya yerleşebiliyor. Oradan bu tarafa gelip yerleşiyor. Bu toplumlar arasında bir geçişkenliği sağladı, onun koşullarını yarattı. Bu sosyolojik hakikat farklı ülkelerde çok kimlikli bir toplum gerçeğini açığa çıkardı. Peki bu çok kimlikli toplum gerçekliğine giydirilen siyasal yaşam formu ne? Tekçi ulus-devlet. Ama artık sığmıyor. İşte bugün insanlığın yaşadığı en büyük çelişki bu. Yeni bir çok kimlikli bir arada yaşam formulü komünün kendisidir. Ama devlet hala tekçi zihniyeti dayatıyor. Fakat bu artık tutmuyor. Şimdi bunun çözümü aranıyor. Nedir bunun çözümü? Önder Apo buna demokratik ulus dedi. Dikkat edin, o komün geleneğini demokratik ulus olarak formüle etti ve dünya insanlığına bir çözüm formülü sundu. Nedir demokratik ulus? Kimliklerin kendi özgünlüklerini koruyarak bir arada yaşayabileceği bir yaşam modeli. Komün zihniyetini güncelde, sosyopolitik düzeyde insanlığın yaşadığı bu çelişkiye çözüm perspektifi olarak ortaya koydu. Bizim mücadelemiz o komünist geleneğin bugün demokratik ulus perspektifiyle toplumsal özgürlüğü ve özgürlük amaçlarını koruma mücadelesidir. Bu felsefe üzerinden devletle şu an diyalogdayız, müzakeredeyiz. Bu müzakere masasında Önder Apo komün tarafının perspektifini temsil ederken, devlet de değişmek istemeyen statükocu, tekçi, eril yapıyı temsil ediyor. Bu bir mücadeledir, bu mücadele sürecek.”

‘MÜZAKERE MÜCADELESİZLİK ANLAMINA GELMİYOR!’

Müzakerenin mücadelesizlik anlamına gelmediğinin altını çizen Gökalp, devletle olan çelişkinin bitmediğini belirtti. Gökalp, bu müzakereyi başka yönlere çekmeye ya da üzerinden çarpık bir algı yaratmaya çalışmaların çıkmaz bir sokağa girmekten farksız olduğunu ifade etti. Devletin müzakereye dahil olmasının zihniyet değişikliği anlamına gelmediğini dile getiren Gökalp, şunları kaydetti: “Devletin sürece müdahil olmasının bir içsel, bir de dışsal nedeni var. İçsel nedeni; 10 yıl boyunca askeri ve siyasi açıdan bir çökertme konsepti devreye kondu. Normal gündelik yaşam içerisindeki insanların tahmin edemeyeceği düzeyde çok boyutlu, korkunç, sınırsız, hudutsuz bir saldırı dalgası gündeme girdi. Siyasal açıdan toplumu felç etti, askeri açıdan da orta çaplı bir devleti yok edebilecek bir saldırı yöneltildi. Günde uçaklarla 2000 sortiden bahsediyorum. Böylesi devasa saldırılara rağmen istediği maksimal tasfiye hedefini ne askeri açıdan ne siyasi açıdan elde edemedi. Askeri açıdan gerillalar kendi ana mevzilerini korudu, ayakta kaldı. Siyasette, 6-7 bin civarında aktif ve legal siyaset yapanı içeri attılar. Ona rağmen insanlar yerel ve genel seçimlerde aynı pozisyonu korudu. Devlet bunu iyi gördü ve siyaseten de tasfiye amacıma ulaşamadı. Bundan sonra yapacağı şey ya Halepçe gibi komple bir katliamdı ama bunu pratik olarak yaparsa kendisi de yok olacağı için bunu yapamadı. Dışsal neden ise, Amerika, İsrail ve İngiltere öncülüğünde Ortadoğu'da yeni bir siyasal denkleme gidilmesi. Bu denklem, ulus-devletlerin Amerika öncülüğünde bir küresel sistemin çıkarlarına payanda olabilecek şekilde konumlandırılmasını içeriyor. Küresel kapitalist sistemin çıkarlarına uygun ulus-devletler örülmeye çalışılıyor. Amerika’nın 100 yıllık projesi var mesela ve sonuç almadıkları iki bölge kaldı dünyada, biri Ortadoğu, iki Hint Pasifik bölgesi. Çin'e dönük o Tayvan eksenli hesap kitaplar da bununla ilgili. Dolayısıyla Ortadoğu'daki mevzu, elbette küresel proje sisteminin hesaplarının bir parçası. Yeni bir dizayn istiyorlar ve bu dizayna aykırı hareket eden kim varsa ona müdahale edeceklerini söylüyorlar. Nitekim Ortadoğu'da Mısır, Libya, Lübnan, Filistin, Suriye, Irak, Yemen, bunların tümünde müdahale ettiler. Niye ettiler? Ulus-devletler şu ya da bu düzeyde küresel sermayenin her yerde rahat dolaşmasını engelleyen bazı kotalara sahipti. Enerji hatlarının geçişkenliğini önleyen, oradan vergiler elde etmeye dayalı bir takım imtiyazları vardı. İşte İran'ın örneğin Hürmüz Körfezi ile ilgili yaptığı şantaj, Körfez'den Azak denizine ya da Karadeniz'e doğru bir enerji hattı açmaya dönük hesapları var. Bütün bu hesaplarla birlikte klasik bir ulus-devlet imtiyazı bu yeniden dizaynın önüne engel. Bu devletlere diyorlar ki, bu yeni dizayna uygun kendinizi konumlandırın. Örneğin Arap NATO'su oluşturdu, Arap devletlerini buna uydurdu. Bu, Türkiye'nin jeostratejik önemini göreceli olarak azalttı. Türkiye kendi imtiyazlarının gittikçe elden gideceğini ve bir müdahalenin kapıda olduğunu fark etti. Devlet içerisinde bir kesim böylesi bir müdahalenin Türkiye devleti açısından da bir beka sorunu olduğunu gördü ve içeriden çatışmalı durum devam ettiği ve iç cepheyi güçlendirmedikleri takdirde, bu müdahalenin Osmanlı'nın yıkımı gibi bir yıkıma götürebileceğini düşündü. Bu iki nedenden dolayı bu sürece dahil oluyorlar. Yoksa zihniyette bir değişiklik yok.”

‘SELÇUKLU’DAN BU YANA BİR İLK!’

Çerçeve Yasa konusuna da değinen Gökalp, Çerçeve Yasa’yı dünyada çatışmalı süreçlerin çözüm konsepti bağlamında ele almak gerektiğini söyledi. Çatışmalı sürecin çözümünün iki temel aşamaya dayandığını, birinin negatif barış aşaması, diğerinin pozitif barış aşaması olduğunu belirten Gökalp, “Negatif barış aşaması, çatışmalı sürecin ortadan kaldırılması için gerekli olan yasal zeminin oluşturulması demektir. Bu aşamada toplumsal özgürlükler, demokrasi, demokratik değişim, reformlar, etnik ve kültürel haklar gündeme gelmez. Anlaşılmayan, karıştırılan şey de biraz budur. Bu aşama sadece çatışma zemininin ortadan kalkması, çatışan güçlerin siyaset yapabilme olanaklarına kavuşması için gerekli yasal dönüşüm sürecini ifade eder. Bu aşama bittikten sonra biz pozitif barış sürecine geleceğiz ki o başlı başına toplumsal mücadeleyi gerektiriyor. Şimdi bu Çerçeve Yasa negatif barış stratejisi anlamında nereye oturuyor? Gerçekten onu karşılıyor mu? Şimdi birincisi, bunu Türk egemen sınıflarının devlet geleneği açısından ele almak gerekiyor. İkincisi, içerik açısından ele almak gerekiyor. Türk devlet geleneğinde, Selçuklu'dan bu yana kendisine karşı mücadele eden gücün iradesini kırıp, burnunu sürtüp daha sonra af yasası adında teslimiyet yasası çıkarılır. Bu bin yıllık Türk devlet geleneğinde hep böyle olmuştur. İlk defa bu gelenek içerisindeki bir devlet, yapısı karşısında mücadele eden bir gücü muhatap alıp onunla şu ya da bu düzeyde müzakere ederek bir yasa çıkardı. İşin tarihi boyutu budur.

‘ÇERÇEVE YASA’DA ÖNDER APO’NUN STATÜSÜ ÜSTÜ ÖRTÜLÜ YAZILMIŞ!’

İçeriğine gelirsek, içeriği çok zayıf. Niye? Çünkü bu devlet zihniyet olarak bu sürece bir değişim yaşayarak dahil olmuyor. Hala amacı sizi maksimum tavize zorlamak, kendisini de minimal düzeyde taviz verir pozisyonda tutmak. İşte bu mücadele gerekçesidir. Ve biz devlet bunu yaptı diye devleti yadırgamayız. Çünkü mantalitesi odur, amacı odur. Peki biz ne yapacağız? Daha az devlet, daha çok toplum esprisi üzerinden biz de toplumsal alanı daha da genişletebilecek yasal değişimleri dayatacağız. Ama bunu örgütü gücümüzle, toplumsal gücümüzle yapacağız. İçerik olarak, bu çerçevenin bir sürü açmazı var. Örneğin, çatışmalı sürecin ortadan kalkması için siyaset yapma yolunun açılması gerekiyor. Fakat burada gel sen siyaset yap ama 5 yıl, 10 yıl denetimli serbestlik olacak. Demokles'in kılıcı gibi kafanın üzerinde tutuyor. Sen böyle siyaset yapacaksın diyor. Şantaj usulü olarak kullanıyor, ortada tutuyor. Önder Apo'nun örneğin, başmüzakereci olarak bu sürece müdahil olması gerekiyor. Bahçeli statü konusunda, “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önermişti. Ama bu yasada bu statüyü üstü örtülü bir şekilde yazmışlar. Nasıl? Cumhurbaşkanı yardımcısının denetiminde bir komisyon kurumu ve ona bağlı alt kurullar oluşturulacak deniyor. İşte o kurullardan biri, Bahçeli’nin belirttiği koordinasyondur ve koordinasyonun başında Önder Apo olacak. Önder Apo’nun koşullarında da bir değişikliğe gidilecek, İmralı’ya siyasetçiler, gazeteciler daha fazla gidip gelebilecek. Önder Apo bu süreci tarif ederken diyor ki bu bir gedikti. Bir gedik açtık. Bundan sonrası toplumsal mücadeleyle bu gediği geliştirme işidir. Biz demokratik siyasal mücadeleyi önümüzdeki dönem daha da artıracağız. O yüzden umutsuz olmaya hiç gerek yok. Bu açıdan, bu müzakere süreci aynı zamanda demokratik siyaset için esaslı bir mücadele sürecidir. Negatif barış aşamasını bitirdiğimizde içine gireceğimiz yeni mücadele zemini budur. İşte bu noktada, tam da o komünal ruha uygun olarak, toplumsal özgürlükte çıkarı olan bütün kesimler, başta kadınlar, gençler, ezilen halklar, geriletilmiş mezhepler, ötelenmişler, hepsinin içerisinde yer alacağı ortak mücadele zemininde birleşip ortak bir siyasal perspektifle hareket edilebilecek bir siyasal yapıya ihtiyaç var” vurgusunda bulundu.