Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında iki yıldır sürdürülen görüşmelerin ardından, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, 10 Ağustos’ta 467 milletvekilinin oyuyla kabul edildi.
Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi ile yaptığı ilk resmi anlaşma olarak değerlendirilen yasanın maddeleri, Türkiyeli aydınların yanı sıra Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi tarafından da eleştirildi. Yasanın birçok açıdan sorunlu olduğu ve uygulanmasının Milli Güvenlik Kurulu’na (MGK) bağlanmasının yanlış olduğu yönündeki eleştiriler defalarca dile getirildi.
Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker, Çerçeve yasaya yönelik eleştirileri ve sürecin bundan sonraki aşamada nasıl ilerlemesi gerektiğini ajansımıza değerlendirdi.
‘DAHA ÇERÇEVE YASANIN İLK AŞAMASINDAYIZ’
Öncelikle Türkiye’nin gündemindeki soruyu sorayım: Çerçeve yasa nedir ve yasa maddeleri ne anlatıyor?
Kamuoyunda “çerçeve yasa” diye adlandırılan, tam adı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olan bu yasa, aslında kendisini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi terk ettiğini uzunca denebilecek bir süre önce açıklamış bulunan PKK mensuplarının hukuki durumlarını düzenlemektedir. Bu yönüyle yasa, TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırlamış olduğu raporda yer verilen birinci aşamayı ilgilendiren bir düzenlemedir. Raporda, PKK’nin fesih ve silah bırakma kararından sonra ilk olarak bu kararın nasıl hayata geçirilmesi gerektiğiyle ilgili bir düzenlemenin yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu açıdan bakıldığında, “çerçeve yasa” ile rapor arasında bir uyum olduğu söylenebilir.
Aslında, “çerçeve yasa” benim pek uygun bulmadığım bir adlandırma ama kamuoyunda yaygın olarak kullanılıyor. Yasa, daha 1. maddesinde amacını açık bir biçimde belirtiyor. Buna göre amaç, PKK/KCK örgütünün, tüm bağlantılı oluşumlarıyla birlikte feshinin ve silahları terk etmesinden sonra, örgüt mensupları ve örgüt adına hareket etmiş olan kişiler hakkındaki soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazı uygulamalarının ertelenmesi suretiyle, silahlı mücadelenin tümüyle sona erdirilmesinin sağlanması.
Yasaya göre bu amacın gerçekleşmesi için (1) önce devletin güvenlik kurumları, PKK örgütünün bütünüyle ortadan kalktığı, silah ve mühimmatın devlete teslim edildiği bilgisi Milli Güvenlik Kurulu’na (MGK) bildirilecek; (2) sonra bu bilgi MGK tarafından alınacak ve Resmi Gazete’de yayınlanacak olan bir kararla doğrulanacak (“tesbit ve teyit” edilecek) ve nihayet (3) haklarında soruşturma ve kovuşturma bulunanlarla ceza mahkumiyetleri infaz edilmekte olan kişiler, MGK kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonraki altı ay içinde Cumhuriyet Savcılıklarına veya bu yasayla kurulması öngörülen Kurul’un belirleyeceği mercilere müracaat edecekler.
Bu üç aşamalı sürecin henüz birinci, yani MGK kararı evresindeyiz. Bu süreç devam ederken, yasaya göre uygulamayı idare ve takip etmekle yetkili ve görevli olan bir Kurul’un da oluşması gerekiyor. Yasaya göre bu Kurul’un Başkanı Cumhurbaşkanı Yardımcısı. Üyeler; Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Milli Savunma Bakanları, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, MİT Başkanı, MGK Genel Sekreteri. Yasaya göre Kurul, gerek gördüğü takdirde alt komisyonlar kurabilecek, bu bağlamda “bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler” Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilecek.
Yasaya göre, PKK/KCK mensupları veya örgüt adına hareket edenler ile ilgili “soruşturma ve kovuşturma” ile “infaz” aşamalarına tekabül eden ve “15 yıl veya daha az” ile “15 yıldan fazla” diye belirlenmiş olan kategoriler söz konusu. “Soruşturma ve kovuşturma” ile kastedilen, haklarında Cumhuriyet Savcılıkları tarafından soruşturma yürütülen veya soruşturma sonucunda açılan davalar henüz kesin hükümle sonuçlanmamış kişiler. İnfaz ise haklarındaki ceza mahkumiyeti kesinleşmiş olanlar.
Bunlardan 15 yıl veya daha az süreli cezayı gerektirenler için erteleme süresi 5 yıl iken, 15 yıl ve daha fazla süre gerektiren suçlarda erteleme süresi 10 yıl. Unutmadan eklemek gerek, iki önemli istisna var. Birincisi, 1 Haziran 2005’ten, yani yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten önce işlenmiş olan suçlar, ikincisi de adam öldürme ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren fiiller. Bu suçların failleri bu yasadan yararlanamayacaklar.
Bu noktada, yukarıda sözünü ettiğimiz Kurul’un önemli bir yetkisini daha vurgulamak gerekiyor. Buna göre Kurul, yasanın tam olarak belirtmediği belirli dönemlerde erteleme kararlarının uygulanmasını gözden geçirirken aynı zamanda soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerinde ortaya çıkmış olan “hak yoksunlukları”nın giderilmesi için, haklarında erteleme kararı verilecek kişiler için ilgili mercilere müracaat etme yetkisine de sahip.
Yani, örneğin 15 yıllık bir hapis cezası kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan bir örgüt mensubunun infazı 10 yıl süreyle ertelenebilecek ama bu ceza nedeniyle oluşmuş her türlü “hak yoksunluğu”nun giderilmesi için mutlaka Kurul tarafından infaz hakimliğine müracaat edilmesi gerekiyor.
Başka ayrıntılara girmeden belirtmek gerekirse, bu yasa ile iktidarın veya devletin sürece ilişkin olarak benimsediği ve TBMM Komisyonu’nun raporunda da pekiştiğini gördüğümüz “Terörsüz Türkiye” yaklaşımı hukuki bir ifadeye kavuşmuş oluyor. Bunun yanında, sürecin bütün kontrolü devletin elinde bulunuyor. Bu durum, yasadaki belirsizlikler ve Kurul’a verilen geniş yetkiler dolayısıyla, sürecin amacı doğrultusunda düzgünce işleyip işlemeyeceği hususunda haklı tereddütlere veya endişelere neden oluyor.
‘YASAYI İHANET YASASI OLARAK GÖRENLERİN BARIŞA KARŞI ÇIKTIKLARI AÇIKTIR’
Yasaya birçok çevre karşı çıktı. Bunlardan bazıları yasanın anayasaya aykırı olduğunu, hatta bir ‘ihanet yasası’ olduğunu söyledi. Çerçeve yasa anayasaya aykırı bir yerde ve sadece iktidarın isteklerine göre hazırlanmış bir yasa mı?
Öncelikle şu noktayı açıkça vurgulamak isterim: Yasayı bir “ihanet yasası” olarak nitelendirenler, 2024 Ekim’inden beri devam eden bu süreci en başından ve kategorik olarak reddeden kesimlerdir. Bu kesimlerin, daha genel bir çerçevede Türkiye Cumhuriyeti’nin geride bıraktığı ilk yüzyılı içindeki en temel sorunlarından biri olan Kürt sorununun barışçı ve demokratik çözümüne karşı çıktıkları da açıktır.
Bununla birlikte, iki yıla yakındır devam etmekte olan bu süreçte, önce TBMM bünyesindeki Komisyon’un raporu, sonra da bu rapor ile uyumlu olarak, rapordaki birinci hedef olan silahsızlanmanın temin edilmesi amacıyla çıkarılmış olan bu yasaya verilen siyasi destek, “ihanet yasası” nitelendirmesinin hayli marjinal bir kesime ait olduğunu göstermektedir. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının seçtiği temsilcilerin yüzde seksene yakını, 600 milletvekilinin 467’si bu yasayı kabul etmiştir.
Bu husus, yasanın Anayasa’ya aykırılığı iddiaları açısından da önem taşımaktadır. Hukukçuların, benim de katıldığım bir değerlendirmesine göre bu yasa, adı öyle konulmamış olsa da koşullu bir “özel af” niteliğindedir ve hatta uygulamada “genel af” niteliği kazanması da mümkün görünmektedir. Bu bakımdan, TBMM’nin Anayasa’da belirtilen nitelikli çoğunluk olan üçte iki (400 milletvekili) ile bu yasayı geçirmesi gerekmektedir ki yasa bu çoğunluğun hayli üzerinde bir oy oranıyla geçtiği için Anayasa’ya aykırılık bu açıdan söz konusu olmayacaktır.
Keza, benzer bir aykırılık iddiası, MGK’nin istişari organ olma vasfının ötesinde bir yetkiyle bu sürece dahil olduğu temelinde ileri sürülebilmektedir. Bununla birlikte, yasaya göre MGK’nın rolü, yasanın uygulanmasını önceleyen bir “tespit ve teyit kararı” almaktan ibarettir. Bu rolün doğrudan icrai bir nitelik taşıdığını söylemek kanımca mümkün değildir.
Kaldı ki bütün uygulama süreci, bugünkü Anayasa düzenine göre tek kişiden, yani Cumhurbaşkanı’ndan oluşan yürütme organının tekelinde olacak şekilde düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu açıdan yasanın Anayasa’ya aykırı olmadığını söylemek isterim.
‘İKTİDARIN HUKUKA UYGUN DAVRANIŞ İÇİNE GİRMESİNE GAYRET GÖSTERMEK GEREK’
Sorunuzun ikinci bölümü, yani yasanın “sadece iktidarın isteklerine göre hazırlanmış bir yasa” olup olmadığı ise Anayasa’ya aykırılık gibi “hukuki” değil, ağırlıklı olarak “siyasi” bir sorudur. Bence yasa, sürecin kontrolünü mevcut siyasi iktidara bırakmış gibi görünmektedir. Bu, ilerleyen süreçte, yukarıda da belirttiğim üzere, yasadaki belirsizlikler ve geniş tanımlanmış yetkiler nedeniyle sakıncalı olabilecek bir durumdur.
Ancak unutmamak gerekir ki bu yasa, içinde bulunduğumuz ve daha geniş bir açıyla “barış ve demokrasi inşa etme süreci” olarak görmemiz gereken sürecin ilk aşamasıdır ve doğrudan münfesih PKK ve onun mensupları ile devlet arasındaki ilişkilere dair bir düzenlemedir. TBMM Komisyonu’nun raporundaki ikinci hedef olan demokratikleşme ve bu bağlamda yapılması gerekenler, bu yasanın kapsamı içinde değildir. Dolayısıyla, bu yasanın siyasi iktidarın isteklerine göre hazırlanmış olduğu yolundaki bir eleştirinin çok anlamı olduğunu düşünmüyorum.
Tabii şu olabilir: Yasa gayet başarılı bir biçimde uygulanır ve Türkiye’de Kürt sorununun demokratik çözümünü engelleyen bir faktör olarak silah ve şiddet devreden çıkar, bugünkü iktidar da bundan olumlu olarak etkilenir. Bu mümkün, ama bu olabilir diye yasaya ve sürece karşı çıkmak doğru değil. Aksine, yasanın doğru dürüst uygulanmasını ve bu uygulama üzerinden iktidarın da hukuka ve demokratik ilkelere uygun bir davranış içine girmeye mecbur edilmesi için gayret göstermek, toplumsal güçleri bu yönde teşvik etmek daha doğru olur.
‘YASANIN İLK ADIM OLDUĞU DOĞRUDUR’
Görüşmelerin bir tarafı olan Kürt Hareketi de yasayı açık bir dille eleştirdi ancak yasanın bir ilk adım olduğunu dile getirerek bundan sonrasında müzakerelerle yasanın çevresinin genişleyebileceğini söyledi. Bu mümkün mü?
Aslında yukarıdaki sorunuzda buna değinmiş oldum. Yasanın eleştirilecek çok yönü var. Öncelikle de sürecin tüm kontrolünü, geniş tanımlanmış yetkilerle devlete terk etmiş olması bence, içinde bulunduğumuz hukuka uygun davranma özeni göstermeyen siyasi ve yargısal pratikler göz önüne alındığında, çok endişe verici. Diğer taraftan, yasanın bir ilk adım olduğu da doğru.
Bundan sonraki süreçte uygulamanın yakından izlenmesi, “müzakere” ve daha da önemlisi toplum kesimlerinin demokrasi talebini öne çıkaracak biçimde sürece müdahil olmasının sağlanması, iktidarın ve devletin “Terörsüz Türkiye” perspektifini “Barış ve Demokrasi” yönünde dönüştürmeyle sonuçlanabilir. Süreci bu açıdan yakından izleyen canlı ve mücadeleci bir kamuoyunun oluşturulmasına ihtiyaç olduğu kesin.
‘DEMOKRATİK CUMHURİYET İÇİN GENİŞ TABANLI MUHALEFET HAREKETİNE GEREK VAR’
Kürt Hareketi ısrarla bu sürecin bir demokratikleşme ve Demokratik Cumhuriyet için bir adım olduğunu ve nihai hedefin demokratik bir cumhuriyet olduğunu dile getiriyor. Sizce Türkiye -bu siyasi atmosfer üzerinden bakarsak- demokratikleşebilir mi? Bunun yol haritası nasıl olacak?
Yasayla birlikte yeni bir evreye geçmiş olan sürecin demokratikleşme için bir adım, belki de bir ilk adım olduğu değerlendirmesini bir olgunun tespiti değil de bir mücadele perspektifi olarak anlamak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin bugünkü manzarası; uygulanmayan mahkeme kararları, hukuka aykırı olarak özgürlüklerinden mahrum edilmiş insanların mevcudiyeti, muhalefet üzerinde, özellikle CHP ve şimdi Yeni Parti üzerindeki baskılar, bu baskıların yerel yönetimlere doğru genişlemesi ve yoğunlaşması göz önüne alındığında, demokratikleşme perspektifinin hayli “ütopik” göründüğü bir manzara. Bununla birlikte, anayasal olarak “insan haklarına saygılı, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” olduğunu ilan eden bir devletin, önünde sonunda demokratikleşme perspektifinden kaçınamayacağı da açık.
Bunu kısaca “Cumhuriyet’in demokrasi mecburiyeti” olarak da adlandırabiliriz. Ezilen, hakları yenen, özgürlükleri elinden alınmış kesimlerin muhalefeti, bu mecburiyet için itici bir güç olacaktır; muhalefeti Türkiye’nin gerçekten demokratik bir devlet olmasının gerekleri üzerinden anlamak ve meseleyi mevcut siyasi iktidarın yerinden edilmesiyle sınırlı tutmamak kaydıyla.
2023 seçimleri öncesinde, örneğin, ana perspektifini “demokratik parlamenter sisteme geri dönüş” olarak ilan eden ve ekonomik programını da zaten uygulanmakta olan neoliberalizmin bir varyantı biçiminde formüle eden ana muhalefet, demokratik perspektifin nasıl olmaması gerektiğinin örneğiydi. Bundan kurtulan, Türkiye’yi gerçekten halkların demokratik birlikteliği üzerine yeniden inşa edebilecek olan bir muhalif perspektife gerek var.
Demokratik Cumhuriyet, bu perspektifi içerdiği ve kitlesel destek bulabildiği ölçüde anlamlı bir hedeftir. Kürt Hareketi, 7 Haziran 2015 seçimlerinde bu desteği büyütmek bakımından çok kritik bir eşiğe gelmişti ama o dönemin “ana muhalefet” güçleri bu eşiğin demokratikleşme bakımından taşıdığı önemi idrak edemediler.
Sorduğunuz yol haritasının kritik noktası da burada: Demokratik Cumhuriyet için geniş tabanlı bir muhalefet hareketine gerek var. İmkansız değil ama çok zor görünüyor.
‘GEÇMİŞLE YÜZLEŞME KONUSUNDA GEÇMİŞE GÖRE DAHA GENİŞ BİR ÇEVRE ELEŞTİREL BAKIYOR’
Türkiye’de, özellikle Türk halkı son 50 yılda korkunç bir faşist propagandaya maruz bırakıldı. Sadece Kürtler açısından demiyorum; Romanlar, göçmenler, Aleviler vb. Hep bir düşman olgusu yaratıldı ve Türk halkının karşısına konuldu. Bugün ise Kürtler ve Kürt Hareketi devlet ile görüşmeler yapıyor. Türk halkı açısından bakarsak, son 50 yılla bir yüzleşme nasıl yaşanacak?
Sanırım “son 50 yıl”dan da uzun bir süre söz konusu. Osmanlı’nın son dönemine damgasını vuran milliyetçilik, Kemalist ve Kemalist olmayan versiyonlarıyla, 1908 sonrasında hakimiyetini pekiştirmiş görünüyor. Bu, “milli egemenlik” fikrinin “Türk milletinin egemenliği” olarak anlaşılmasıyla paralel giden bir gerçeklik. Bu öyle bir anlayış ki egemenliğin “istisna” ettiği kesimler üzerindeki her türlü baskı ve hukuksuzluk “meşru” addedilebiliyor.
Cumhuriyet öncesinden başlayan ve bu ay içinde yıldönümünü idrak ettiğimiz 6--7 Eylül pogromuyla da örnekleyebileceğimiz “gayrimüslimler”in bu coğrafyadan adeta silinmesi, tarih içinde hiç de uzak olmayan trajik katliamlarla hafızamızda olan Alevi kırımları ve nihayet Kürt sorunu bağlamında yerleşmiş görünen inkar ve tenkil siyasetleri vesaire, içinde bulunduğumuz sürecin silahları devreden çıkarmayı başarabilmesi ölçüsünde, “geçmişle yüzleşme” önündeki en büyük engelin de kalkacağını umuyorum. Bugün, geçmişle yüzleşme bakımından eskiye göre çok daha geniş kesimlerin zihinsel olarak eleştirel bir bakışa açık olduklarını gözlemleyebiliyoruz.
‘HAKİKATİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU YASAL OLARAK MÜMKÜN’
Yüzleşme konusuyla devam edecek olursak, çerçeve yasada belirtilmese de Kürt Hareketi son açıklamalarından birinde de -ki sürecin ilk başında da açıklamışlardı- Hakikatleri Araştırma Komisyonlarının kurulmasını talep etti. Yasal olarak böyle bir komisyon mümkün mü ve kurulursa doğru şekilde işletilmesi için nasıl çalışmalı?
Yasal olarak elbette mümkün. Hatta yakın geçmişteki “yeni demokratik anayasa” tartışmaları sırasında, hakikat hakkı diye özetlenebilecek bir anayasa maddesi bile tasavvur edilmişti. Literatürde “geçiş adaleti” (transitional justice) diye de adlandırılan bu normun hayata geçirilmesi, zaten demokratikleşmenin ya da kalıcı bir barış inşa etmenin en temel koşullarından biri. Bunun olabilmesi ise Demokratik Cumhuriyet inşa etmeyi ciddiye alan bir siyasi programın kitleler nezdinde kabul görmesine bağlı. Kürt Hareketi yıllardır bu konunun öncüsü ve daha çok mücadele gerekiyor galiba.
‘KALICI BARIŞ İÇİN MUHALİF BİRLİKTELİK GEREKİYOR’
Son olarak, bundan sonra neler olacak? Türkiye ısrarla ‘terörsüz Türkiye’ derken, Kürt
Hareketi ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ diyor ve demokratikleşmekten bahsediyor. Bir ortak dil bulunacak mı ve süreç nasıl işlerse doğru bir zemine oturur?
Sorunu “Terörsüz Türkiye” diye adlandıran siyasi iktidarın demokratikleşme gibi bir derdi veya perspektifi yok, burası açık. Bu böyle diye süreci reddetmek de doğru değil. Süreci kalıcı bir barış ve halkların Demokratik Cumhuriyetini inşa etme yönüne sevk etmek için güçlü bir muhalif birliktelik gerekiyor ve bunun ortak dilini de muhalif kesimler oluşturacak.
Bununla birlikte, basit bir örnek belki ama “Türkçe dışındaki dillerde de anadilinde eğitim olmalı” demekten ısrarla kaçınarak, “anadili haktır ama Anayasa değişikliği olmamalı” yaklaşımında ısrar eden veya Kenan Evren cuntasının getirdiği değiştirilemez maddeleri “kırmızı çizgi” sayan bir muhalif ideoloji ile nasıl olacak, bilemiyorum.