Sibel Yiğitalp: Kimliği inkâr etmenin artık toplumsal realitede karşılığı yok

Sürecin bu konuma büyük bir direniş geleneğiyle geldiğini dile getiren Kürt siyasetçi Sibel Yiğitalp, “Kaç kuşak kaybettik, bundan sonra gelecek olan kuşakların akıbeti bu müzakerelere bağlı” dedi.

SİBEL YİĞİTALP

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde Meclis’e gelen yasa ile yeni bir sürece giriyoruz. Yasanın çerçevesi eleştirilerin yanında yine de ilk adım olarak önemli olarak görülüyor.

Meclis’e gelen çerçeve yasa, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yeni bir aşamanın da geldiğini gösteriyor. Bu yasa ile birlikte cezaevlerinde ve sürgünde olan binlerce siyasetçinin ve yurttaşın geri dönüşü hedefleniyor.

Uzun süredir sürgünde olan Kürt siyasetçi Sibel Yiğitalp, yasayı, yasaya gelen süreci ve bundan sonrasını ajansımıza değerlendirdi.

‘SÜRECİ BURAYA GETİREN 50 YILLIK BİR DİRENİŞ HAFIZASI VAR’

Sözlerinde Önder Apo’nun “Binlerce kilometrelik yol bir adımla başlar” sözüne atıf yaparak başlayan Sibel Yiğitalp, şöyle devam etti: “Kuşkusuz Sayın Öcalan’ın dediği gibi binlerce kilometrelik yolun ilk adımı atıldı. Bu anlamda kıymetli. Fakat o günden bugüne nasıl geldiğini böyle bir kısaca insan hatırlamak istiyor. Yani bu böyle yani aslında hani böyle herkes şimdi şeyi konuşuyor, şu süreci konuşuyor ama süreci buraya getiren 50 yıllık bir direniş hafızası olduğu. Kaç kuşak kaybettik, bundan sonra gelecek olan kuşakların akıbeti bu müzakerelere bağlı, milyonlarca insanın göç ettiğinin, işte yani binlerce köyün boşaltıldığının, 17.000 faili meçhulün olduğu bir süreçtir. Ya daha da geriye gidersek aslında Türk devlet makamlarınca kabul edilen 29 isyan olduğu ve bunun bir toplamının sonucunda hani direniş hafızası olarak değerlendirebileceğimiz bir sürenin sonu, yani daha sonun başlangıcı olarak görebiliriz.

Şimdi yani Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesiyle birlikte ülke sınırları ölçüsünde çok ciddi iç çatışmaların, savaşların, yani coğrafyaların değiştirdiği, sınırların değiştirdiği bir dönemden geçiyoruz. İşte Rojava örneği var. Güney Kürdistan ve şu anda da İran’daki İran-İsrail ve beraberinde Amerika’yla olan savaşı hemen yanı başımızda. Bunların bütününe baktığımız zaman Türkiye Kürdistanı’nda da aynı süreci yaşamaması, kendi ve en fazla nüfusun Türkiye’de olması ve aynı oranda Türkiye Kürdistanı’ndaki Kürtlerin çok politik bir hat izlemesi ve çok kararlı bir mücadele yürütmesinin de bir etkisi var. Tabii ki bir de en önemlisi de Sayın Öcalan’ın bu konudaki kararlılığı var. Çünkü herkes şunu söylüyor; yani kamuoyunda bazen çok fazla değişik böyle ‘neden bu sürece gelindi?’ işte bu demokratik paradigma, demokratik özerklik paradigmasının öncesi çok konuşuluyordu.“

‘KİMLİĞİ İNKÂR ETMENİN ARTIK TOPLUMSAL REALİTE KARŞISINDA BİR KARŞILIĞI YOK’

Birlikte yaşam ilkesinin önemli olduğunu ve Önder Apo’nun hep aynı yerde bunu anlattığını belirten Sibel Yiğitalp, sözlerini şöyle sürdürdü: “İşte hani Türkiyelileşme, Türkiye Demokratik Cumhuriyeti, birlikte yaşama, birlikte inşa etme ve bunu birlikte götürme konusuna Başkan Öcalan hep aynı yerden konuştu aslında. Mesela bu çok görünür olmadı; bu süreçte çok tartışmaya açıldı, bu çok dikkat çekicidir. Bir de beraberinde şöyle bir realite de var; bu yüzyılda dijital medyanın her yerde olduğu, artık hibrit savaşların olduğu bir dönemde kendi ülkesinde 20 milyonluk bir halkın dilini, kimliğini inkâr etmenin artık olamayacağını ve bunun yani toplumsal realite karşısında da bir karşılığı olmadığını da bu son 40-50 yıllık bir mücadelede artık açığa çıkmış olduğu bir yönü var aslında. Çoklu nedenler, çoklu tarihî nedenler, çoklu yani tarihî direnişlerin bizi getirdiği bir süreç bu süreç. Doğal olarak biz kimi zaman şöyle bir konuşuyoruz; bu kaç gündür basında kamuoyunda biz izliyoruz, tartışıyoruz da. Hani tartışmalar çerçeve yasanın bu sürece dahil denk düşmediği üzerinden ciddi bir eleştiri var. Çünkü direniş çok büyüktü. Hani belki o anlamda hani verilen mücadeleyle gelen şey arasındaki o makastaki insanların hani halkın ya da kişilerin bu konudaki kendi içindeki belki sessiz düşünmeleri, ses sözleri anlaşılır bir şey.

Çünkü hakikaten Kürt meselesi de bir yani güvenlik parantezine sıkışacak bir konu değil, Millî Güvenlik Kurulu’nun alacağı bir karar da değil. Çünkü bu toplumsal, siyasal, ekonomik çoklu nedenlerin sonucudur; inkâr ve imha edilmeye çalışılmış bir halkın statü talebidir. Yani doğal olarak bunların hepsini bir araya getirdiğimizde gelen yasayla halkın yaşamış olduğu tarihsel hafıza arasındaki bu makas ister istemez bir tartışma ortamı yarattı bu anlamda. Evet, ama diğer şöyle bir şeyi de var; Kürt’e yapılan baskının, hukuksuzluğun batısına kadar giden bir gerçeklikle daha insanlar tanıştı aslında. Yani mesela Kürdistan’da sistemli olarak atanan 20 yıldır atanan kayyumlar, tutuklamalar, işte sistem, Kürt’ün siyaset yapma hakkının elinden alınması, toplumsal gösteri, barışçıl eylemlere karşı polisin sert müdahalesi, güvenlik güçlerinin sistemli olarak baskı altına koyması Fırat’ın batısında yaşanmayan bir durumdu. Ama Fırat’ın batısı bunu izlerken bir yerde fail de oldu; izleyerek fail oldu. Bir kısmı da izlemedi, bu şiddeti ortaklaştırdı. Şiddeti ortak sözüyle belki de kimi zaman o politikanın ortaklığıyla bu şiddetin bir tarafı oldu ve o taraf şiddetin tarafı olma, fail olma gerçekliği bugün Türkiye’nin bir bütününe yansıyan bir kayyum gerçeğine dönüştü. Yani üniversitesinden tutun belediyelerine kadar, iş alanlarına kadar, büyük ekonomik oluşumlara kadar giden bir kayyum gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Şimdi böyle olunca da şiddetin eşitlendiği ortaya, artık herkesin şiddetten eşit oranda mağdur olduğu bir sürecin de getirdiği ortak bir ses var. Bir de böyle bir realite var. Doğal olarak bunların hepsi bizi bu noktaya getirmiş oldu diye düşünüyorum.”

‘SÜRECE KARŞI ÇIKANLARIN BİR KISMI KENDİNE KÜRT MİLLİYETÇİSİYİM DİYOR’

Toplumun bir kısmının bu sürece nasıl gelindiğini anlamadığını belirten Sibel Yiğitalp, sistemin bütün zor aygıtlarıyla toplumun yaşanılanları görmesini engellediğini dile getirerek şöyle devam etti: “Bir toplumun gerçekten bir kısmı, Türkiye halklarının bir kısmı bu süreci anlamadı. Çünkü batıda Fırat’ın ötesinde ne yaşandığını görmedi. Sistem medyasıyla, kendi bütün zor aygıtlarıyla kendi istediği algıyı yaratarak Kürtlerin, halkın sorunlarını görmesini engelledi. Bunu biliyoruz yani çünkü hani hepsini birden aynı şeyin içine koymamız mümkün değil. Ama şöyle bir açı da var; militarist bir toplumdur. Militarist bir toplumun kendi içindeki o iç çelişkileri ve çatışmaları devletin yapmasını, devlet olduğu zaman ortak harekete dönüştürür. Yani devlet bir yeri bölücü ya da bir yeri tehlikeli gösterdiği zaman kendi aldığı, hizalandığı yer devletin yanıdır. Yani böyledir, bu karakterinde var. Fakat şu da var; yani şimdi sürece karşı olanlara baktığımız zaman bir kısmı kendini Kürt milliyetçisi olarak tarifleyen tırnak içinde bir grup var.

Mesela onların pek itirazları ya da itiraz demeyeyim aslında saygı sınırlarını, ölçüleri aşan bir yerden cümle kurmaları şöyle açıklayabilirim kişi olarak; mesela bu halka yapılan ağır saldırılarda hiçbir zaman devleti bunlar eleştirmemiştir. Devletin karşısında mücadele etmemiştir. Mesela kadın gerillaların bedenine böyle işkence uygulandığında sesleri çıkmamıştır. Köyler yakıldığında sesleri çıkmamıştır. Kayyumlar atandığında sokağa gelip seninle savaşmamıştır, mücadele etmemiştir. Şehir savaşları olduğunda görmemişsindir. Ya da ne bileyim buna benzer çok ağır şiddet ve ağır saldırılar konusunda bu kendi Kürtlüğü üzerinden tarifleyip Kürtlük üzerinden her şeyin ulus devlet olmasını isteyenlere baktığınız zaman büyük bir kısmını sokak hareketliliğinde ya da bu mücadelenin yanında olup hem yanında mücadele edip hem de eleştiren bir yerde göremezsiniz. Tek hizalandığı bir yer kendini var edebilme ve bunu görünür kılma hâlidir. Yani bunu da işte son dönemlerde kimi gazeteci, kimi kendini bir yerde tarifleyen bir taraf var. Bu onların mesela şöyle bir duruma düşürüyor; çünkü kendini tarif ettiği yerin elindeki bütün aracı elinden almış oluyorsunuz ve artık onun dediği hiçbir argüman boşa çıkmış oluyor. Kürt’ün statü kazanmasının devamında mücadele ettiğini, gerçekliğin açığa çıkmasının karşısında ona malzeme bırakmamış oluyorsunuz. Bu anlamda çok boşa düşmüş oluyor. Çünkü bir de devletin homojen olmayışı, bir grubun onlarla birlikte hareket etmesi var.

Bunların bir kısmı budur. Bir kısmı da bir dönem hatırlarsanız mülteciler üzerinden kendini siyasi parti olarak tanımlamayan ama ırkçılığı sürekli pompalayan, aslında gerçekten halkı kin ve düşmanlığa sevk eden bir siyasi parti ve türevleri vardı, uzantıları vardı, o unsurlar vardı. Şimdi o unsurların kendini var etme yeri Kürt’ün yokluğudur; Kürt’ün yok edilmesi üzerinedir, Alevinin yok edilmesi üzerinedir, kadının yok edilmesi üzerinedir. Çünkü kendini faşist bir temel üzerinden inşa etmiştir. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt’ün, Alevinin, kadının kendi sözünü söyleme zemini yakalaması ve yaratması onun o faşist düzenini elinden alır doğal olarak, o yüzden ona karşıdır. Çünkü bütün statüsünü, elde olan bütün gücünü elinden almış olursunuz. Bir böyle yönü var, diğer yönü de işte bahsettiğim o ilkel milliyetçilik adına Kürtçe söz söyleyen ama Kürt kadınına hakaret edildiğinde sesini çıkarmayan, Kürt’ün kazanımlarını gasp ettiğinde sesini çıkarmayan bir de bir güruh var. Bunlar bence tartışılacak veyahut böyle sözle ciddiye alınacak şeyler değil ama tartışma zeminini onların ele geçirmesinin önüne geçmek adına ben bunu söylüyorum. Yani bir söz kurmak gerekiyor. Yani bakıyorsun sosyal medyadan ya da dijital medyadan inanılmaz bir linç dili kullanıyorlar. Hiçbir argümanları yok; sistemli olarak halkın değerlerini itibarsızlaştırma, halkın yarattığı mücadeleye karşı böyle saldırgan bir tutum izleme ve Kürt halkı önderi Sayın Öcalan’a karşı hakeza böyle bir itibarsızlaştırma yönünde ciddi sözler sarf ediyorlar. Bu söze karşı bir söz kurmamız gerekiyor. Yani onları muhatap almayı asla düşünen bir yerden değil, bu halkı ve bu mücadeleyi tanımak isteyenlere anlatacağımız sözler açısından söylüyorum. Yoksa o zaten muhatap alacak durumda da değiller yani.”

‘YAPICI ELEŞTİRİLERE AÇIK OLMAMIZ LAZIM’

Sürece dair olumsuz bakanların olduğunu ancak bunun doğru olmadığını belirten Sibel Yiğitalp, “Şimdi bu yasa süreci içerisinde de böyle bir kimi zaman yani Kürt hareketine, Kürt özgürlük hareketine ve Kürt halkına böyle hep ev ödevi veren, sürekli ‘şunu yapmanız lazım, şu sözü kullanın’ diye dikte eden bir sürecin artık şu anda karşılığı olmamalı. Bu böyle bir söz, böyle bir tarz, böyle bir yöntemle bu mücadele mekanizmasına böyle yaklaşılmaması lazım. Öncelikle bunu söylemem lazım. Bu sürecin devam etmesi için bunlar söylenmemesi lazım. Bu sürecin daha ince, daha yapıcı, daha onarıcı, herkesi içine kapsayan bir mücadeleye dönüştürmek için buna dikkat etmemiz lazım. Bizim de mücadele kendi içimizdeki eleştirilere, yapıcı eleştirilere çok açık olmamız lazım. Ve bu süreç yani bu süreç yeni bir başlangıç.

Bence sürecin toplumsallaşmasının önündeki en önemli etkenlerden biri CHP’ye yönelik operasyonlardır. Bu tür gelişmeler zaman içinde Türkiye’deki muhalefet partilerinin, demokratik platformların ve farklı toplumsal kesimlerin sürece olan desteğini azaltabilir. Bu da sürecin toplumsal meşruiyetini zayıflatabilir.

Her başlangıç çok zahmetlidir, çok zordur. Çünkü siz yeniden yeniden tartışmalar, yeniden söz kurma, yeniden olan sorunlara karşı çözüm üretme ve bu çözüm konusunda da kararlı durmanız gerekiyor. Şimdi Türkiye’nin çok büyük devasa sorunları var. Yani Kürt halkının statü talebi olduğu kadar Kürt halkının da, Türkiye halklarının da ekonomik sorunları var, eğitim sorunu var, sağlık sorunu var. Ve çok ciddi anlamda hukuka olan inançta sorun var. İnsanlar hukuk arama, hukuk, adalet arayışını sosyal medyada kimi mafyatik örgütleri çağırarak onlardan yardım isteyerek gelen bir toplum şekillendi. Doğal olarak böyle bir toplum dinamiklerinin olduğu bir yerde yeni bir sürecin içerisinde bu adalet mekanizmasının, hukuk mekanizmasının somut yaptırım gücü olan, gerçekten bu sürece denk düşen ve adil bir yerden pratiğe dönüşen bir sistem inşa edilmesi gerekiyor. O yüzden süreç çok zahmetli bir döneme girdi. Çünkü şimdi şöyle bir şey de var; yargı mekanizmalarının, kimi yargı mekanizmalarının aynı maddeyle yargılandığınız bir yerde başka şehirde ya da aynı şehrin başka savcıları üzerinden farklı muamelelere de maruz kalabiliyorsunuz” dedi.

‘POLİTİK SEBEPLERİN ÇÖZÜLMEMESİ NOKTASINDA KİMSE TÜRKİYE’YE GELMEZ’

Bundan sonra oluşabilecek yasaların eşit koşullarda olması gerektiğine vurgu yapan Sibel Yiğitalp, sözlerine şöyle devam etti: “Yasalar ya da mevcut kurallar neyse, şu anda bundan sonraki oluşacak yasalar uygulanabilirliği de bu anlamda eşit koşullarda olmak durumunda. Ve sürecin de şöyle bir handikapı da var; yani adli kontroller ya da terör parantezine sıkıştırılan bir dilden kesinlikle çıkarılıyor olması lazım. Çünkü siz yani sürgünleri, Avrupa’daki sürgünleri söz konusu ettiğinizde bu insanlar politik sebeplerle gitti. Politik sebeplerin çözülmemesi noktasında Türkiye’ye gelmek için kimse gelmez. Üretmeyecekse, hayatın kendi içindeki mekanizmalarında görev almayacaksa ve bu yaşamın bir parçası olmayacaksa, gelip orada aynı sıkıntıların içerisinde yeniden yeniden bunu yaşayacağını kimsenin göze alacağını düşünmüyorum. Çünkü 15 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 40 yıl çok fazla sayıda cezalar isteniyor.

Hadi bunlar adli kontrol ve benzeri mekanizmalarla diyelim ki tutuklanmadı ama insanlara gidip bir evin içine ya da bir alanın içine hapsedip ‘buyurun gelin’ demekle de bu iş çözülmeyecek. Bu da çok önemlidir. Bu sürecin de handikaplarından biridir. O açıdan da özellikle Kürt özgürlük hareketini, siyasi alanı ve dilini hepimizin özgüvenli, çünkü bu mücadele bizim mücadelemizdir ve büyük bir özgüvenle bu noktaya geldi. Bu işin muhatapları da bunu görüyor, bunun tartışmasını muhakkak yürütüyordur kendi platformlarında. Yani bu eksikleri kabul etmesi sebebi de kendine olan saygısı ve kendine olan güvenidir. Çünkü bu dönüşen, değişen, gelişen, güçlenen ve örgütlenen, çoğalan bir mücadeleye dönüştü. Bu da yeni bir mücadele hattı olacak. O açıdan işimiz çok ama öncelikle de kadınların söz hakkının olması, henüz orada olmaması çok eksik. Zaman içinde o da kadınların özellikle Meclis’te ve diğer sivil toplum örgütlerinde ve demokratik sahalarda da bu sözü artıracaktır. Ve şu da önemli: Bu Meclis, sadece bu süreç Meclis için bir süreç değil; bu sadece küçük bir parçasıdır. Bunu, bu adaletin toplumsallaştırılması, onarıcı adalet mekanizmalarının oluşturulması, bunlar bizim önümüzdeki en önemli gelecek dönemlerdir diye düşünüyorum.”