Sinema Yazarı Gamze Çakan: Silahların susması yetmiyor, özgür bir hayat kurulmalı

Sinema Yazarı Gamze Çakan, barışın sanata da nefes aldıracağını belirterek, “Silahların susması yetmiyor, özgür bir hayat kurulmalı” dedi.

GAMZE ÇAKAN

Sinema Yazarı Gamze Çakan, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemine dikkat çekerek, “Bu kadar uzun sürmüş, insanları ve ülkeyi yormuş bir çatışmanın bitmesi çok önemli. Barışı gerçekten istiyorsak itiraz ettiğimiz, şimdiye kadar dinlemediğimiz hikâyelere de yer vermeliyiz. Çatışma ortamı sadece sokaktaki insanı değil, sanatı da nefessiz bırakıyor” dedi. Gamze Çakan, silahların susmasının önemli olduğunu ancak şimdi özgürlüğün gerektiğini belirtti: “İnsanların kendi dilini konuşurken, kimliğini ifade ederken, yaşadığı acıyı anlatırken tedirgin olmadığı bir hayat kurabilmemiz gerekiyor.”

Sinema Yazarı ve Bağımsız Sinema platformunun kurucusu Gamze Çakan ile sinema-barış ilişkisini konuştuk...

‘SİNEMA KENDİ HİKÂYEMİZİN DIŞINA ÇIKMAYI ÖĞRETİR’

Sinema ve yüzleşme ilişkisi bugünkü “barış süreci” açısından bize ne öğretebilir?

Bence sinemanın bize öğretebileceği ilk şey, kendi hikâyemizin dışına çıkabilmek. Bu ülkede yıllarca aynı olaylara bakıp bambaşka şeyler gördük. Birbirimizin ne yaşadığını bilmeden, bazen de bilmek istemeden konuştuk. Sinema, uzaktan hakkında hüküm verdiğimiz bir insanın hayatına yakından bakmamızı sağlayabiliyor. Haberlerde bir sayı olarak gördüğümüz kaybın geride nasıl bir hayat bıraktığını, bir evin içinde nelerin değiştiğini gösterebiliyor. Yüzleşme de biraz orada başlıyor. Kendi bildiklerimizin hikâyenin tamamı olmadığını kabul ettiğimiz yerde.

Bugünkü süreci de böyle düşünüyorum. Bu kadar uzun sürmüş, insanları ve ülkeyi yormuş bir çatışmanın bitmesi çok önemli. Silahların susmasını küçümseyemeyiz ama bunu tek başına yeterli de göremeyiz. Birbirimize karşı taşıdığımız öfke, korku ve ön yargılar kendiliğinden ortadan kalkmayacak. İnsanların kendi dilini konuşurken, kimliğini ifade ederken, yaşadığı acıyı anlatırken tedirgin olmadığı bir hayat kurabilmemiz gerekiyor. Barışın toplumda bir karşılığının olması biraz da buna bağlı.

Sinemanın burada yapabileceği şey herkesi aynı düşünceye ikna etmek değil. Zira iyi bir film bizi rahatsız da edebilir, alıştığımız anlatıyı bozabilir. Bence buna ihtiyacımız var. Ama bunun için sinemacıların da özgürce üretebilmesi, filmlerin seyirciyle buluşabilmesi gerekiyor. Yalnızca duymaya hazır olduğumuz hikâyelere alan açarak yüzleşemeyiz. Barışı gerçekten istiyorsak hoşumuza gitmeyen, itiraz ettiğimiz, şimdiye kadar dinlemediğimiz hikâyelere de yer vermeliyiz.

‘ÇATIŞMA ORTAMI SANATI DA NEFESSİZ BIRAKIYOR’

Bu sürecin ilerlemesi sanatın da daha özgür alan bulmasına yarar mı?

Bence kesinlikle yarar ama bu kendiliğinden olacak bir şey değil. Çatışma ortamı sadece sokaktaki insanı değil, sanatı da nefessiz bırakıyor. Yıllardır süren bu gerginlik dili, herkesi bir tarafa çekilmeye zorladı. Böyle bir iklimde sanatçı otosansürle boğuşuyor, festivallerde filmler engelleniyor, salon bulmak bile dert haline geliyor. Bu mesele ülkenin enerjisini o kadar tüketti ki, düşüncenin ve sanatın nefes alacağı alanlar giderek daraldı. Çatışmanın aradan çekilmesi, en azından bu sürekli savunma halinde olma durumunu kırabilir.

Fakat burada şuna dikkat etmek gerekiyor: Silahların devreden çıkması sanat için alan açar ama bu alanın kendiliğinden özgürleşeceği anlamına gelmez. Eğer toplumda birbirimizin sözüne tahammül edemiyorsak, bir film yapıldığında hemen linç mekanizmaları devreye giriyorsa, resmi yasaklar kalksa bile mahalle baskıları devam eder. Gerçek bir özgürlük ortamı, herkesin kendi gerçeğini ceza almadan ya da dışlanmadan anlatabilmesiyle mümkündür.

Kısacası bu süreç sanata çok kıymetli bir zemin sunabilir. Sanatçıların artık kimlikleri ya da anlatmak istedikleri meseleler yüzünden hedef gösterilmediği, bağımsız festivallerin rahatça yapılabildiği bir ortam hayal değil. Ama bu sadece siyasetçilerin atacağı adımlarla olmaz. Bizlerin de sanatın her zaman uyumlu ya da alkış toplayan bir şey olmadığını, bazen canımızı acıtan sorular sorarak toplumu iyileştirdiğini kabul etmemiz şart.

Peki, sinema böylece barışın toplumsallaşmasına katkı sunabilir mi?

Sinema, siyasetin kurduğu soğuk ve mesafeli dili kırıp meseleyi insanileştirerek barışı toplumsallaştırabilir. Siyaset sınırları çizer, şartları konuşur ama insanların kalbindeki mesafeyi kapatamaz. Başkasının acısını anlamadığımız sürece barış sadece kâğıt üzerinde bir uzlaşma olarak kalır. Diğer yandan iyi bir film birbirini hiç tanımayan, belki de yan yana gelmekten çekinen insanları karanlık bir salonda aynı duygu etrafında buluşturabilir. O salonda yaşanan ortak his, aramızda yıllardır örülen görünmez duvarları aşmanın en kestirme yollarından biri olabilir. İnsanların birbirinin diline, kültürüne ve varlığına alışması için büyük sloganlardan çok, farklı deneyimlere alan açan anlatılara ihtiyaç var. Bu anlatıların sansürsüz ve dürüst bir biçimde perdeye taşınması, barışın toplumsallaşmasına katkı sunabilir. 

Savaş karşıtı filmlerin izleyicide etkisi ne düzeyde oluyor? Böyle bir gözleminiz oldu mu?

Savaş karşıtı filmlerin izleyicideki etkisi bence filmin bunu nasıl söylediğiyle doğrudan ilgili. Eğer bir film salt iyi niyetle yola çıkıp savaşı sadece lanetlemekle yetiniyorsa, seyirciye parmak sallayıp ne düşünmesi gerektiğini dikte ediyorsa etkisi salondan çıkınca bitebilir. Böyle bir anlatım, bazı izleyicilerde mesafe yaratabilir ya da filmi tek taraflı bir mesaja indirgeyebilir. Ama bir film savaşı besleyen o öfkeyi, korkuyu, insanın içindeki karanlık ve bencil tarafları da dürüstçe masaya yatırırsa izleyicide gerçek bir sarsıntı yaratabilir. Tek taraflı bir nutuk atmak yerine çatışmanın tüm çelişkilerini cesaretle perdeye taşıyan yapımlar seyirciyi kendi vicdanıyla baş başa bırakabilir.

Kendi izlenimlerim de hep bu yönde oldu. Seyirciyi asıl dönüştüren şey, haklılar ve haksızlar tablosunun çok net çizildiği filmler değil. İnsanın kendi korkularıyla, gizlediği önyargılarıyla ve hatta içindeki şiddet eğilimiyle yüzleşmek zorunda kaldığı anlardır. Bir film izleyiciye kolay bir teselli sunmadığında, salondan kafasında rahatsız edici sorularla çıkmasını sağladığında gerçek bir iz bırakır. Savaşa karşı durmanın öyle kolay ve konforlu bir erdem olmadığını, insanın önce kendi içindeki kavgayla hesaplaşması gerektiğini hissettiren filmlerin etkisi çok daha derin ve kalıcı olabilir.

Çatışma ve barış temaları işlenirken belgesel sinema mı yoksa kurmaca mı toplumsal hafızada daha kalıcı bir iz bırakıyor?

Ben bu iki alanı birbirinden çok kesin sınırlarla ayırmayı doğru bulmuyorum. Éric Rohmer’in çok sevdiğim bir sözü vardır, iyi bir filmin aynı zamanda bir belgesel olduğunu söyler. Kurmaca bir hikâye anlatsanız bile aslında o dönemin insan ilişkilerini, gündelik hayatın ritmini ve o günlerin ardında bıraktığı hissi bir şekilde kayda geçirirsiniz. Belgesel de salt verilerden ibaret değildir, arkasındaki yönetmenin bakışıyla ve duygusuyla biçimlenir.

Belgesel bize resmi tarihin unutturmak istediği çıplak gerçeği ve somut tanıklıkları sunarak çok güçlü bir arşiv ve hafıza oluşturur. Kurmaca ise empati kurmanın önündeki görünmez engelleri kaldırıp o acıyı ya da umudu doğrudan kendi içimizde hissetmemizi sağlar. Biri gerçeği kayda geçirip inkâr edilmesini zorlaştırır, diğeri ise o gerçeği bizzat yaşayan insanın gözünden deneyimleme imkânı verir. Hangisinin daha kalıcı olduğu, filmin bizi o hakikatle ne kadar dürüst ve aracısız buluşturabildiğine bağlıdır.

Türkiye'deki sinema izleyicisi, kendisininkine taban tabana zıt bir siyasi/toplumsal anlatıyı beyazperdede izlemeye ve anlamaya ne kadar açık?

Türkiye’deki sinema izleyicisi adına tek bir cevap vermek zor ama birbirimize mesafemizin arttığı bir ortamda, farklı bir anlatıya açık olmanın da kolay olmadığını düşünüyorum. İzleyici kendine yakın bir hikâyeyi dinlerken gösterdiği sabrı, görüşlerine ters gelen bir hikâyeden esirgeyebilir. Kendimi de bunun dışında tutmuyorum. Yine de bu mesafenin aşılamaz olduğuna inanmıyorum. Bir film bize katılmadığımız bir düşüncenin arkasındaki insanı merak ettirebilirse, hemen itiraz etmek yerine biraz durup dinleyebiliriz. Anlamak her zaman aynı fikirde olmak demek değil. Bazen bir filmden fikrimiz değişmeden ama karşımızdakini eskisi kadar kolay yargılayamayacağımızı hissederek çıkmak da önemli.

‘TÜRKİYE SİNEMASI KÜRT KARAKTERLERE İNDİRGEMECİ YAKLAŞTI’

Türkiye sineması, Kürdü yansıtırken hangi klişelerden ve oryantalist tuzaklardan kurtulamıyor?

Bence en temel tuzak, Kürtleri kendi aralarındaki farklılıklarıyla, gündelik hayatlarıyla değil, yalnızca bir meselenin temsilcileri olarak görmek. Bölgeyi sürekli yoksulluk, töre ve şiddet üzerinden anlatmak kadar, insanları sadece acı çeken ya da kahramanlaştırılan öznelere indirgemek de bakış açısını daraltır. İyi niyetli bir filmde bile bu olabilir. Bir insanın acısını önemsemekle onu yalnızca acısından ibaret görmek arasında fark var. Kürt karakterlerin de mizahı, aşkları, sıradan dertleri, çelişkileri var. Bunlara yer açmak, yaşanan haksızlıkları geri plana atmak anlamına gelmez. Tam tersine, o hayatları daha bütünlüklü görmemizi sağlar. Benim önemsediğim, sinemacının her şeyi bilen bir yerden konuşması değil, anlattığı insanların kendisini şaşırtmasına da izin vermesi.

Türkiye’de toplumsal barışı destekleyen veya çatışmalı süreçlerin öteki tarafını gösteren filmler ne tür sansür mekanizmalarıyla ya da otosansürle karşılaşıyor?

Bence sansürü yalnızca bir filmin yasaklanmasıyla sınırlı düşünmemek gerekir. Destek bulamamak, bir festivalin filmi programına almaktan çekinmesi, gösterimin son anda iptal edilmesi ya da hedef gösterilme kaygısı da filmin seyirciye ulaşmasını zorlaştırabilir. Her engeli aynı nedene bağlamak doğru olmaz ama bu ihtimallerin varlığı bile üretim sürecini etkiler. Otosansür de bazen daha senaryo aşamasında, “Bunu anlatırsam filmi çekebilir miyim, birlikte çalıştığım insanları zor durumda bırakır mıyım” sorularıyla başlar. Bu kaygıları taşıyan sinemacıları yargılamayı doğru bulmam. Kimsenin geçimini ya da güvenliğini riske atmasını kolayca talep edemeyiz. Asıl üzerinde durmamız gereken, bir hikâyeyi anlatmanın neden böyle bir bedeli olabileceği ve bu kaygıları nasıl azaltabileceğimiz.

BARIŞA DAİR İLHAM VERİCİ FİLMLER

Kuzey İrlanda veya Güney Afrika gibi çatışma sonrası dönemleri işleyen dünya sinemasından Türkiye için ilham verici bulduğunuz filmler var mı?

Bu filmleri Türkiye’ye birebir harita diye değil, barışın gündelik hayatta nasıl karşılık bulabileceğini düşündürdükleri için anıyorum. Bir sinema yazarı olarak beni çeken, bu filmlerin meseleyi büyük bir siyasi anlaşma üzerinden değil, küçük ve somut bir ortak alan üzerinden kurması.

Kuzey İrlanda’dan Good Vibrations var mesela. Film çatışmanın tam ortasında açılan bir plak dükkanı etrafında kurulan yeni bir topluluğu odağına alıyor. Bir diğer örnek Mickybo and Meolabilir. Orada ise bir Katolik ve bir Protestan çocuk, birbirine mesafeli iki mahalleden çıkıp ortak bir maceranın içinde yan yana duruyor. İkisinde de siyasetin böldüğü insanlar büyük sözlere gerek duymadan bir arada olabiliyor. Bunlara ek olarak Güney Kore’den de bir örnek vermek isterim: Welcome to Dongmakgol. Filmde, Kore Savaşı sırasında karşı saflarda yer alan askerler, savaştan habersiz bir dağ köyünde karşılaşıyor. Köylülerle birlikte gündelik hayatı paylaşmaları, aralarındaki düşmanlığın zamanla yerini insani bir yakınlığa bırakmasını sağlıyor.

Bana kalırsa bu tarz hikayeler, barışın sadece resmi anlaşmalarla değil, insanların yan yana durabildiği ve hayatı paylaşabildiği yerlerde de kurulabileceğini göstermesi açısından ilham verici.

Türkiye sineması, bu uluslararası örneklerle kıyaslandığında "barışın dili"ni kurmakta nerede duruyor?

Bizde de bu dili yakalayan çok değerli örnekler var aslında. Mesela İki Dil Bir Bavul, anadilde eğitim tartışmasının ağırlığını ahkam kesmeden, sadece bir köy okulundaki öğretmenin ve çocukların gündelik iletişim çabası üzerinden anlatabilmişti. Ya da Büyük Adam Küçük Aşk, aralarında hiçbir ortak zemin yokmuş gibi görünen iki insanın aynı evde birbirinin diline ve varlığına nasıl alıştığını göstermişti. Hatta Çoğunluk gibi filmler de meselenin diğer tarafındaki o kayıtsızlığa ve önyargılara ayna tutarak kendi yüzleşmesini aradı.

Uluslararası örneklerle kıyasladığımda Türkiye sinemasının eksiği yetenek ya da niyet değil. Asıl fark, o ülkelerde bu tür hikayelerin zamanla ana akıma dahil olabilmesi. Bizde ise bu dil daha çok bağımsız sinemacıların kişisel çabalarıyla ve büyük bedeller ödenerek var olabiliyor. Dolayısıyla mesele sinemamızın neyi yapıp yapamadığından ziyade, bu hafızayı kuran filmlerin seyirciyle rahatça buluşabileceği ve tartışılabilen bir kamusal alanın ne kadar var olduğuyla ilgili.

‘ORTAK HAYAT GAİLEMİZİ GÖRMEK EMPATİYİ MÜMKÜN KILIYOR’

Farklı kutuplardaki izleyicilerin aynı filmde empati kurabilmesi için yönetmenlerin nasıl bir dil yakalaması gerekiyor?

Sinemacılara bir yöntem tarif etmek haddim değil elbette. Ama farklı kutuplardan insanları aynı hikâyede buluşturabilen işlere baktığımda, karakterlerin ait oldukları siyasi kimliklerden ziyade sıradan hayat pratikleriyle perdeye taşındığını görüyorum. Bir insanın çocuğuna duyduğu endişe, sofradaki bir sessizlik, ekmek kavgası ya da kaybetme korkusu gibi durumlar evrenseldir ve her kesimde aynı sızıyı yaratır. Karakterler büyük fikirlerin taşıyıcısı olmak yerine bu tür insani halleriyle görünür kılındığında, izleyici de o kişiyi önce bir insan olarak algılamaya başlar. Galiba empatiyi mümkün kılan şey, çatışmanın altındaki o ortak hayat gailesini görebilmek.