Pelin Esmer’in son filmi O da Bir Şey Mi’de “Aliye” karakterini canlandıran başrol oyuncularından Merve Asya Özgür ile sanat ve barış ilişkisini konuştuk.
Merve Asya Özgür, savaşın toplumlar arasında “başka uzaklıklar ve başka kutuplaşmalar” yarattığını belirterek Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yalnızca Kürt sanatçılar açısından değil, Türk sanatçılar, kadınlar ve emekçiler açısından da önemli olduğunu söyledi. Merve Asya Özgür, sürecin birbirinden uzaklaştırılan toplumsal kesimlerin yeniden birbirine yaklaşmasına katkı sunacağını ifade etti.
Sanatçıların Kürt meselesine yaklaşımını da değerlendiren Merve Asya Özgür, “Bu coğrafyada yıllardır görünür olan bir konuyla ilgili öyle bir mesele yokmuş gibi davranan, ülkenin batısındaki sanatçılar da dönüp oraya belki bakacaktır” dedi.
Sanatçıların daha politik ve cesur olması gerektiğini vurgulayan Merve Asya Özgür, sanatın barışın toplumsallaşmasında önemli bir rol oynayabileceğine dikkat çekti.
Sanatın ön yargı ve yüzleşmeyle ilişkisi memleket meseleleri için bize ne öğretebilir?
İnsanın geçmişine baktığımızda “her şeyin”, yani tarih dediğimiz “şeyin”, o olgunun da aslında başlı başına hikâyeler bütünü olduğunu görürüz. Bugünün steril sanat alanlarının; salonların, sahnelerin, sergilerin çok çok ötesinde henüz dil dahi yokken, bir şekilde becerip birbirine hikâyesini, derdini anlatmayı başarabilmiş varlıklarız. Ama ateş başında sesle, hareketle; ama kazıyıp duvarlara, toprağa şekil vererek.
Bir şekilde kendimize ne olup bittiğini; korkumuzu, acımızı, kahkahamızı “ötekiyle” paylaşmayı becerebilmişiz. Ve tüm bu biriken anlatıların hepsi birbirimizin, yani bizim “ortak hikâyemiz.” Belki de biz, ancak bu ortaklıklarla birbirimizi, öteki dediğimizi, görmeye, anlamaya cesaret edebiliriz.
Hikâyelerin -sanatın tüm bu anlatılarının bütününü kastediyorum- geçmişle, korkuyla, yabancı dediğimizle, tanıdık dediğimizle, bu kadar organik bir ilişkisi varken, bugünün korkuları ve yüzleşmeleri için, “insanlar düşman bildikleri insanların gözlerine, bakışlarının ardındaki hikâyelere bakmaya yanaşabilecek mi?” sorusunun cevabını aramak için dönüp sanata bakmak, bize ne öğretebilir sorusunu sormak, bana doğru adreste olduğumuzu düşündürüyor.
Peki ama yüzleşmeyi yaratan bu potansiyel nereden geliyor? Biz neye hikâye diyoruz da bu “şey” bizi birbirimize yakınlaştırabilme gücünü elinde tutuyor?
Bir şeyi hikâye yapan şey aslında içinde barındırdığı çelişkiler bütünü. Çok basit tabirle: İşte Ali, Ayşe'yi seviyor; Ayşe de Ali'yi seviyor ve evleniyorlar, mutlu oluyorlar. Burada bir hikâye yok. Ama Ayşe'nin babası Ali'yle evlenmelerini engelliyor, çünkü Ali Alevi dediğimizde; bir anda hikâye başlıyor.
Ali zengin Ayşe ise fakir. Evlenmelerine kimse rıza göstermiyor. Başka türlü bir hikâye.
Ali aslında Ahmet’i seviyor, alın size bambaşka çelişkileri ve yüzleşmeleri doğuracak başka türlü bir hikâye daha. İlk anlatılardan, Adem’den beri bu böyledir. Adem’le Havva’nın başlarına açtıkları dert bir çatışma yaratır. Onları, yani insanı, bir hikâye gelip yakalar. Bu yüzden insan artık sonsuz bir uzam da değil; hayatın içindedir, tüm çelişkileriyle birlikte.
Çatışmayla birlikte bir anlatı başlar. Hikâyeyi hikâye yapan yapı taşı bu denli çatışma dinamiği üzerine kuruluyken, siz bir hikâyeye tanık olduğunuzda, bu anlatının içerisinde bahsi geçen insanın çelişkilerini görmeye başlarsınız ve anlatının bütün yapısı aslında bunun üzerine inşa olur.
Sokakta yanından geçip giderken kim olduğunu bilmediğiniz ama hikâyesinin içine girdiğinizde aslında sizden çok da başka olmadığını kavradığınız biriyle karşılaşırsınız. Bu bir yüzleşme yaratır elbette.
İşin özü, her çatışma hikâyeyi, hikâyeler de nihayetinde yüzleşmeyi doğurur. Sanat dediğimiz şey de bütün bu yüzleşmeleri çok daha steril bir alan içerisinde, daha kompakt bir şekilde, belki daha vurucu bir yerden -bu daha trajik bir sertlikle de olabilir, güldürüyü kullanarak da olabilir- ortaya sermektir. Bir yüzleşme ve sonrasında o yüzleşmeyle beraber insanların buna karşı ne reaksiyon göstereceğine dair bir etki bırakıp onu bir düşünceye, bir eyleme dönüştürmeye niyet eder. Bu eylemden kastım, "sanat, kitleleri bir anda harekete geçirir ve radikal bir etki yaratır" gibi büyük büyük cümleler değil.
İnsanın kendi dünyasında hareketlenmeler yaratabilecek bir hisle, yüzleşme alanından ayrılmasını sağlayıp, sonra o insanı, bu duyguyla ne yapacağını bilemeyen, bakış açısını değiştirmekten başka yolu kalmayacağı bir noktada bırakmayı hedefleyerek, “hakikat” dediğimiz köşeye sıkıştırmak istiyor sanki. Bir insana, bir hayvana, bir canlıya, bir duruma başka türlü bir pencereden bakabilme olanağı sağlayan; yine insanın hayal gücüyle ortaya koyduğu bir yapı. İşte buna sanat diyoruz. Yani benim meseleden anladığım biraz bu aslında.
Yineleyeceğim ama bana kalırsa sokakta gördüğün, sana benzemeyen insanları anlamaya dair iyi niyetli bir yol açıyor sanki.
‘SAVAŞ UZAKLIK VE KUTUPLAŞMA YARATIYOR’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci açısından nasıl bir yansıması olur bu yolun?
Savaş ikliminin içerisinde, insanların birbirini anlaması için belki de yegâne yol. Çünkü savaş dediğin şey başka uzaklıklar, bir başka kutuplaşmalar yaratır.
Peki sönümlendiğinde şiddetin beslediği, on yıllarca beslediği, o nefret duygusuyla ne yapacaksın? İşte onu bir şekilde sağaltmak, arınıp kendinden uzaklaştırmak gibi değil de başka bir şeye dönüştürmek, duygular arası bir kırılma yaratabilmek gibi bir etkiden söz ediyorum. İşte bu yolun açılabilmesi için de sanatsal bir özgürlük gerekiyor. Siz sanatçıya özgür konuşabileceği bir ortam tanırsanız insanlar da bir şeyler anlatmaya cesaret edebilecek. Bu yol ancak böyle böyle genişleyip açılabilir. Tabii çok da zaman alacak bir süreç bu, bir anda değişmiyor. Toplumlar da öyle, barış da öyle, bir günde inşa olmuyor; zaman, süreç, emek, kararlılık, ikna ve uzlaşma isteyen büyük bir mesele.
Bir diğer yandan, sanatçıların da bence politize olması gerekiyor. Çünkü sanatçılara dair de idealize edilmiş böyle bir düşünce kalıbı var; bu insanlar her şeyin her zaman çok farkında, çok entelektüel, aşırı duyarlı ve zaten hep barışa dair gözleri daima açık, daima toplumun nabzını tutan insanlar. Sanatı büyük ölçekte elinde tutan kesim zaten burjuvazi. Onların bankalarla kurdukları anlaşmalarla fonlanan koşulların içerisinde sansürlere ve ekonomik kısıtlara rağmen bir şeyler üretilmeye çalışılıyor.
Sohbetimize ilişkin, kendi alanımdan, oyunculuğa dair eleştirdiğim bir noktadan söz edeyim: Bu sanat işine soyunduğunuzda şöyle bir iddiayla meydana çıkıyorsunuz: "Bakın, ben sanatçıyım, oyuncuyum ve size bir hikâye anlatacağım. Bakın, hikâyenin görünen resmi böyle bir şey anlatıyor gibi görünse de aslında resme bir de buradan bakabiliriz" demek. Bu işte başka türlü bir şey. O resmi tersine çevirmek ya da alaşağı etmek gibi bir iddiayla ortaya çıkıp bir şey söylemesini bekliyorsunuz sanatçının. Bu mesleğin kendi dinamiği, ereği böyle gibi görünse de pek çok insan o hikâyeyi anlatmak yerine hikâyenin anlatıcısı olmayı seviyor. Hikâye arka planda kalıyor, insanlar görünmek istiyor. Hele ki bu görünürlük çağında. Hikâye meydanda olduğunda da sansür var zaten. Çok komik şeylerden konuşuyoruz aslında. Trajikomik.
Tabii yürünecek bu yolun sanat penceresinden bu yanları olsa da toplumsal değişimin bir sürü sacayağı var. Ekonomik tarafı, istihdam, fırsat eşitliği, sürecin hukuki boyutu ve güvencesi gibi pek çok taraf. Bunlar başlı başına meseleleri bilen, düşünen insanların üzerine kafa yorması gereken fiziksel taraflar.
Fakat mevzunun doğrudan insan ilişkileri, psikolojisi, temel davranışlarımız, duygusal reaksiyonlarımızla ilgili boyutunun, bir insanı daha derinlikli bir yerden görmeyi sağlayacak olan o yolun, sanatla kesiştiği haddinden fazla taraf var.
Bunu anlatmaya cesaret eden insanlara özgürlük alanının sağlandığı bir düzlemin varlığını düşünürsek; bu kadar bastırılmış, yozlaşmış bir sanat çevresi de kendi içinde politize olabilir gibi geliyor bana. Ve belki böylece insanlar artık hikâyeyi anlatan kişi olmaktan çok, hikâyesi anlatılmayan insanların hikâyesini anlatmayı kıymetli bulabilir.
“Sanatçılar özgür olsun, böylece cesaret etsin” diyorsunuz sanki. Bu sürecin pozitif ilerlemesi de bunu sağlamaz mı?
Az önce sanat çevresine fazlaca yüklendik ama kalbinde söyleyecek sözü olanlar da zaten baskı altında sözünü söyleyemiyor, ortada büyük bir sansür meselesi var bir kere. Bu koşul zaten kendi sanatsal dilini yaratıyor. Hep şey denir ya “Sanat bir şekilde yolunu bulur, yeni bir biçim üretir” diye. Öyle tarafları da var tabii. Baskı, baskının altında sözün söylenememesi bir süre sonra artık sözü söyleyecek olan insanın da oto-sansür yapmasıyla başlayan bir ortak suskunluğa dönüşüyor. Sonra o ortak suskunluğun içerisinde yeni bir jenerasyon geliyor. Onlar da işin ucundan tutup o üretim süreci içerisinde suskunca bir köşeye ilişip, sessiz bir saf tutuyor. Yeni gelenin de dahil olduğu suskunluk sarmalı da sesi kısık üretimler de yine o kısır döngünün içerisinde kalıyor.
Bilirsiniz, bir şekilde hep halk hareketleriyle ilgili şöyle konuşulur: Baskılar insanların içerisinde bir birikim yaratır, çelişkileri görünür kılıp tepkisel duyguları uyandırır, bir öfke büyür, birikir ve bir süre sonra kitlesel bir harekete dönüşür. Koşulların sert olduğu zamanlara dair böyle bir beklenti vardır hep. Hareketlerin olgunlaşmasına yol da açar elbette bu birikim.
Ama işin aslına baktığınızda, mücadeleler tarihinde genellikle, daha ılımlı dönemlerde radikal değişimlerin olduğunu görürüz. Bir şekilde insanların nefes alabileceği, hareket edebilecek alanlarının hala var olduğu, kilitlenmemiş, kangren olmamış bir ortamda değişimler yaşanıyor. O sebeple de bir şekilde daha ılımlı, daha demokratik bir havanın esebileceği gibi umutlu bir düşünceyle bu meseleye bakarsak, o zaman elbette az önce sözünü ettiğim bu suskunluk da başka türlü bir şeye evrilecektir. Ya da birileri kısık sözlü tekrarlar yerine yeni şeyler söylemeye cesaret edecektir.
Çok açık. Bu coğrafyada yıllardır görünür olan bir konuyla ilgili öyle bir mesele yokmuş gibi davranan, ülkenin batısındaki sanatçılar da dönüp oraya belki bakacaktır. Belki bu popüler olacaktır, bilmiyorum. Genellikle popüler olan şey bir anda bambaşka bir etki yaratabiliyor, daha karizmatik olabiliyor. İnsanlar ona yönelmek istiyor. Yani sanatı koşullardan ayırıp ideal bir yere de koymamak gerekir bana kalırsa; insanın yaptığı bir üretim, bir bakış açısı bu. Ve koşullardan, çevreden, konjonktürden etkilenen, ona göre biçim bulan bir şey. Böyle eğilimler olacaktır herhalde sözünü etiğimiz ılımlı ortam sağlanabilirse.
Hep sanatçının topluma sorumluluğu ve ‘yol göstericiliği’ üzerine konuşuyoruz. Sanatçı nasıl besleniyor, ne öğreniyor toplumdan?
Sanatçı zaten ne biliyorsa ne görüyorsa ne üretiyorsa, bütün o üretimsel beslenmenin tamamını toplumdan alıyor. İçine doğduğu, gözünü açtığı o toplumun içerisindeki insanlardan. İnsan kendi benliğinin varlığını bile bir başkası üzerinden, başka birinin varlığıyla kanıtlıyor. Ben ancak sen olmadığımda ben olabilirim, öyle değil mi?
Günün sonunda senin bütün imaj dünyanı oluşturan şey bu toplum. O toplumun kültürü, hikâyeleri, dilinin zenginliği, arkasındaki acıları, türküleri, oyunları… Bütün bu kümülatif birikim, onun içerisindeki çatışmalar, o politik gerginlikler, her şey insanları, o insanların yaşam biçimini yaratıyor. Sen de onun içerisinde büyüyorsun. O dili konuşuyorsun. O dili kullanarak bir şey anlatmaya çalışıyorsun. Kullandığın kelimelerden tut düşünme biçimlerine, anlattığın, oluşturduğun karakterlerin kahkahalarına, gülünç yanlarına dair her şeyi içinde bulunduğun toplumdan alıyorsun. Tüm bu alınanların toplumun hangi kesimlerine iade edildiği de boynu bükük ayrı bir mesele.
Bizim sanatımızda körler, sağırlar birbirini ağırlıyor ne yazık ki. Yani işte bu ekonomik koşullarda insanlar zaten gündelik hayatı sürdürebilme mücadelesi içerisindeyken hadi ‘tiyatroya gideyim’ diyemiyor. Bunu yapabilen kesim daha ayrıcalıklı bir kesim. İstisnai karşılaşmalar olsa da kısır bir etkileşim oluyor. Bu süreç ekonomik boyutuyla ilgili bir değişim yaratır mı bilemiyorum. Bu çok daha uzun bir mücadele, bir yolculuk.
‘KÜRT SANATÇININ ÖZGÜRLÜĞÜ TÜRK SANATÇIYA DA ÇOK ŞEY KATACAK’
Kürt sanatçılar baskı ve engellere rağmen üretmeyi sürdürdü. Kürt sanatçının nefes alabildiği bir alan, Türk sanatçının özgürlüğüne de alan açar mı?
Dedik ya, "toplumdan ne alıyor..." Toplum bir kere öyle yekpare bir yapı değil. Onun içerisinde bin bir tane zenginlik, bu zenginliği oluşturan kültürlerin içerisinde bin bir tane farklı dil, insan, hikâye, mit var.
Dil mesela o kadar önemli ki bizi görünmez bağlarla birbirimize bağlıyor. Ben Türkçe konuşan biriyim ama ana dili Kürtçe olan bir insanın durumu zaten başlı başına büyük bir çelişki. İçine doğduğunuz, ilk duyduğunuz kelimeler, rüyalarınız hayalleriniz, aşklarınız, hepsinin damarı burada ana dilinizde ve bununla büyüyüp, kimliğinizi bu kelimelerle inşa ediyorsunuz. Sonra bu dilde üreten bir sanatçı oluyorsunuz. Daha doğal ne olabilir? Ardından üretimleriniz sansüre uğruyor. Bu aslında çok dallı bir ağacın kollarını kesmek gibi, onun meyve vermesini engellemek gibi insanın içini acıtan bir gerçek.
Şimdi bu süreç eğer olumlu ilerlerse oradan bir dal tekrar filizlenebilir mi? Filizlenip bambaşka renkte meyveler, bu coğrafyanın sanatını zenginleştirecek bir etki yaratır mı? Bir dalın büyümesi zaman alsa da ben, bu düşünce üzerine umutlu bir yerde durmak istiyorum.
Bence Türk sanatçılara da çok şey katacak birlikte üretmek. Disiplinler arası düşüncelerin kabul görüp iç gıdıkladığı bu dönemde, kültürler arası, diller arası üretimlerin Türkiye’de yaygınlaştığını düşünmek, bu zenginliği hayal etmek, insanı tabii çok heyecanlandıran bir şey.
‘BU SÜREÇ KADINLAR VE EMEKÇİLERİ DE ETKİLEYEBİLİR’
Çatışma ve şiddet iklimi en ağır yükü kadınlara bırakıyor. Militarizm ve erkek egemenliği birbirini besliyor gibi. Olup bitenler, olasılıklar kadınlar açısından ne hissettiriyor?
Zaten bir çatışma ortamının içerisinde; savaşta, afette, halihazırda dezavantajlı olan insanlar, olumsuzlukları daima daha fazla, etkiyi daha derin yaşıyor. Feminizm patriyarkaya karşı ortak bir mücadele. Militarist gerginliğin sönümlenmesi, patriyarkanın beslediği antifeminist söylemlere de ket vuran olumlu bir katkı sunacaktır.
Birbirinden farklı ama ortak mücadele çatısı altında olanlar için de bu katkı yadsınamaz bence. Şöyle düşünelim, belki basit bir örnek ama, siz yaratılmış gergin bir atmosferde güç bela 8 Mart'a gidiyorsunuz. Oraya daha geleneksel bir aileden gelip yürüyen, ya da belki işte daha “Batılı” olduğunu düşündüğü bir hayat yaşayan, o meydanda kendi çelişkilerine, düzlemine dair sözünü söyleyen bir kadın, basının, medyanın ya da bu politik atmosferin radikalize ettiği, ötekileştirdiği başka bir kadınla yan yana geldiğinde o ortak mücadele hattının içerisinde de daha ikircikli, olumsuz bir gerginlik yaşanabiliyor. Fakat bu sözünü ettiğimiz ılımlı atmosferin varlığı feminist mücadele açısından da olumlu, birleştirici etki yaratabilir. Orada da bir helalleşmeye vesile olur belki.
Şu halde kadın mücadelesi için dedikleriniz işçi-emekçilerin mücadelesi için de geçerli mi?
Elbette. Konuştuğumuz bütün bu başlıklar, birbirinden etkilenen, birbirini besleyen, biri gerilediğinde diğerini de geriye düşüren mücadelenin farklı ayakları. Birbirinden çok farklı olduğunu düşünen, -tabii daha otantik tarafları, kendine has zenginlikleri olan- fakat aynı dev tarafından ezilen, gırtlaklanan bu insanların barışla birbirlerinden o kadar da ayrı olmadıklarını düşünmeleri az buz bir şey olmazdı.
Savaş ayrışmaya yarıyor. O yüzden de sürekli bu kanırtılıyor, bu yükseltiliyor. Ama barış, kendinden olmadığını düşündüğü insana başka türlü bir gözle bakabilmek; şefkatle, merhametle, inançla ve belki ortak bir kavgada saf tutarak, yan yana durabileceğine inanarak, diğerine, “öteki” dediğine, öyle bir bakışla bakabilmek gibi bir beceriyi kendiyle birlikte getirir. Bu duygu, bu hal, bu barış, eğer toplumsal hayatın içerisinde inşa edilebilirse, elbette feminist mücadeleye de queer mücadeleye de sınıf mücadelesine de çok büyük katkısı olacak. Bu sebeple belki halklarla barışıp patronlarla savaşabiliriz. Bunu umut etmek güzel.
Şimdi de bir kavgayı güzelledim ve pek çok keskin cümle kurdum aslında. Çok keskin, net cümleler kurduğumda, en az kimsenin ayakları yere basan bir cümle söylemediği zamanlarda duyduğum huzursuzluk kadar huzursuz hissediyorum. Belki kafa karışıklıklarımı da sürekli sözünü ettiğim “çelişkileriyle” de paylaşmak bu sohbeti daha samimi bir yere taşır.
‘BARIŞIN ÇIKTISI ÖZGÜRLÜK OLUR’
“Barış”ı konuşmaya çalışıyoruz ve gene onunla bitirelim: Siz ne anlıyorsunuz “barış”tan?
Buraya gelmeden önce barışla ilgili ne söyleyebilirim diye düşünürken, aslında "Barış ne demek? Bir insan neden barış ister? Barış aslında yalnızca barış mıdır?" diye düşündüm biraz üzerine.
Aslında barış denen şeyi özgürlükten ayrı düşünemiyoruz, o bir ön koşul. Barış “bir şeydir” ve o geldikten sonra özgürlük gibi bir çıktısı olur. Aslında bunun için çırpınıp duruyoruz. Böylece istiyoruz ki, özgürlükle birlikte hayatımızı daha rahat bir biçimde, belki de olması gerektiği gibi, insan hayatına uygun, insanca bir yapı ile sürdürebilelim. İşin felsefesini biraz basite indirgeyecek olursak, böyle gibi.
Peki özgürlük nasıl bir şey ve bunu sürdürmek mümkün mü? Ya da insan ne zaman özgür oluyor? Gülünç bir şekilde özgürlüğün içkin bir başka koşuluysa aslında mücadele. Sana sunulan değil, kavgayla; kendi özgürlüğünden kısarak parçası olduğun bir kavganın kazanımı olarak elde edilen bir sonuç.
Barıştan önce de barışla birlikte özgürlüğe giden yolun arasında da zahmetli bir mücadele yolu var. Bu yol olmaksızın barış da olmuyor, özgürlük de. Fakat çok trajik ki insan barışa, özgürlüğe inandığında ve bunun için mücadele ettiğinde aslında kendi hapishanesini yaratıyor; kendi özgürlük, kendi barış, kendi idealler dünyasının hapishanesini.
Şu sıra ‘Zorba'yı okuyorum, dinliyorum aslında. Orada diyor ki, bu özgürlük denen şey için insanın kafasında yarattığı ideal ne kadar yüksekse aslında o mahkumiyet zinciri o kadar uzun oluyor. O uzun zincirin sağladığı alanda -tabii daha kalifiye cümlelerle söylüyor bunu ama- çimenlerin üzerinde eşelenip bir şekilde kendi yarattığı hapishanenin bir parçası olduğunu söylüyor insanın. Bu belki de hayat hapishanesinin içerisinde yaşadığımız için başımıza gelen bir şeydir; insan olmanın, bu beden hapishanesiyle ilgili başka türlü bir tarafı belki. Ya da Havva ile Adem’in yakalandığı, sonsuz boşluktan bizi koparıp eksiklikler dünyasına getiren hikâye hastalığının.
Özgür olmadan yaşayamıyorsun. Özgürlük için mücadele etmen gerekiyor. O yarattığın mücadele seni aslında kendine tutsak ediyor. Onun içerisinde bütün bu kavgalar, barışlar, yeniden kavgalar sürüp gidiyor. Bütün bu harekete, hareketin tümüne de "hayat" diyoruz işte sonunda.