İstanbul’da geçtiğimiz hafta etkili olan yağışların ardından yaşanan sel baskınları, kentteki ekosistem tahribatını ve çarpık kentleşmeyi yeniden gündeme getirdi. Kentin her geçen gün daha fazla betonlaşması, doğal alanların yok edilmesi ve ekolojik dengenin bozulması, afet risklerini de artırıyor.
Sel baskınlarında yaşamını yitirenlerin sayısı en az 4’e yükselirken, özellikle Kuzey Ormanları’nın tahrip edilmesiyle yapılaşmanın arttığı Ayazağa’da yaşananlar, İstanbul’un kentleşme politikalarına yönelik eleştirileri yeniden gündeme taşıdı.
Polen Ekoloji’den Umut Şener, İstanbul’da yaşanan sel baskınlarını ve kentin ekosisteminin tahrip edilmesinin sonuçlarını ajansımıza değerlendirdi.
‘SORUNLARIN TEMELİNDE ŞEHRİN İÇME SUYUNDAN YOKSUN OLUŞU YATMAKTADIR’
İstanbul’daki ekolojik tahribatın uzun bir geçmişe dayandığını belirten Umut Şener, kentin tarihsel süreçte karşı karşıya kaldığı çevresel sorunlara ilişkin şunları söyledi:
“Söz konusu İstanbul olunca, Antik Dönem’e kadar uzanan doğanın dönüşümünü takip etmek mümkün. Antik dönemin devamcısı olarak Roma ve Bizans’ın egemenliğinin ardından Osmanlı’nın İstanbul’u ele geçirmesiyle devraldığı, o döneme özgü çevresel sorunlar ve bunlarla ilgili yapılan düzenlemeler, tarihin oldukça eskiye uzandığını gösteriyor. Osmanlı döneminde ekolojik unsurlarla ilgili Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren fermanların varlığı, devlet bürokrasisinin ve dönem hukukunun kararları bunun somut örnekleridir.
Sorunların temelinde, İstanbul’un etrafının denizlerle çevrili ve içerideki havzaların kapalı olması sebebiyle şehrin, yerleşim alanı olarak ilk şekillenmeye başladığı günlerden bu yana tatlı sudan, yani içme suyundan yoksun oluşu yatmaktadır. Uzun tarihsel dönem içinde su sorununa, artan nüfus ve yapılaşmaya bağlı diğer sorunlar eklenmiştir. Öncesinde Bizans’a başkentlik eden İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin başkenti olmasıyla hem sorunlar devralınmış hem de işgal ve iskan politikasıyla uygulanan toprağa dayalı devlet sistemi, şehrin büyümesine ve nüfusun giderek artmasına sebep olmuştur.
Suyu korumak için oluşturulan ağaçlandırılmış alanların yok edilmesi ve kirletilmesi, çöplerin ve kanalizasyon atıklarının Marmara Denizi’ne akıtılması, su kanallarının ve derelerin bulunduğu alanların barınma ihtiyacı nedeniyle yaşam alanlarına dönüşmesi gibi sorunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı sorunlar arasında yer almıştır. Elbette kapitalizmin gelişimi ve ‘hızlanmasıyla’ kendiliğinden ortaya çıkan ekolojik sorunlar, bilinçli ve giderek hızlanan bir talana dönüşmüştür. Politik bakış açısı hiçbir zaman ekolojik bir yaklaşımı içermediği için bu sorunlar, yeni eklenen ekolojik sorunlarla birlikte yapısal sorunlar halini almış ve yıkıcı etkileriyle varlığını sürdürmektedir.”
‘MENDERES DÖNEMİNİN ETKİLERİ HALEN DEVAM ETMEKTEDİR’
İstanbul’daki talanın önünün, Menderes döneminde başlatılan “yol medeniyettir” anlayışıyla açıldığını dile getiren Şener, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bilindiği gibi Adnan Menderes, ‘yollar’la anılır. Şehirde otomobille, kırsalda traktörle simgeleşen makineleşmenin yaygınlaşması için (Marshall Planı’nın da varlığıyla düşünülmeli elbette) pervasızca yollar yapılmıştır. Yol medeniyettir, kalkınmadır ama aynı zamanda günümüzde katmerlenen ekolojik sorunların da zeminidir. Bu, toplumsal ihtiyaçları gözetmeyen kapitalist kalkınmadır.
Kentleşme ve kent mimarisinde ekolojik, ekonomik ve estetik hiçbir ayrım gözetilmeden Florya-Sirkeci-Sarayburnu hattına yol yapılmıştır. Bu yollar; sahil şeridindeki kültürel ve tarihsel dokuya ciddi zararlar veren kamulaştırmalar, deniz duvarlarının yapımı ve dolgu alanlarının eklenmesiyle yapılmıştır.
Etkileri, bugün Marmara ekosisteminde yok olan türler ve müsilaj gibi sorunlarla; içeride ise Yedikule Bostanları’nda yaşandığı gibi kamusal alanların yok edilmesiyle devam etmektedir. Bu projeler nedeniyle mikroekosistemler yok olmuş, akıntı rejimi bozulmuş, Marmara’ya dökülen sular da dahil olmak üzere su kaynaklarındaki kirlilik hayati boyutlara varmış ve tam anlamıyla kıyı talanı yaşanmıştır, yaşanmaktadır.”
‘YAPAY YEŞİL ALANLAR KAYBEDİLEN DENİZEL HABİTATIN KARŞILIĞI OLAMAZ’
AKP iktidarı döneminde hayata geçirilen projelere de değinen Şener, bu dönemdeki yapılaşma ve talana ilişkin şunları söyledi:
“Yenikapı Projesi, AKP’nin tam da meydanları yeniden yasakladığı döneme denk gelen, kent meydanlarını depolitize etmenin simgelerinden biriydi. Yaklaşık 715 bin metrekarelik alanın 518 bin metrekaresi denizden kazanılmış alan. Maltepe Orhangazi Şehir Parkı’nın toplam alanı ise yaklaşık 120 hektardır. Dönemin İBB yönetiminin açıkladığı rakamlara göre bu alanın yaklaşık 101 hektarı yeni dolgu alanıymış. Kartal’ın bugünkü kıyı çizgisini değiştiren ilk büyük dolgu uygulamaları ise 1980’li yıllarda başlamış, 1990’larda devam etmiş.
Bu alanların bugün park, yürüyüş yolu ve kamusal etkinlik mekanı olarak kullanılması, oluşturulmalarının ekolojik maliyetini ortadan kaldırmıyor. Doğal kıyı ekosistemleri, yalnızca üzerinde yürünecek boş araziler değildir. Deniz tabanındaki yaşam, kıyı akıntıları ve karayla deniz arasındaki madde ve enerji alışverişi açısından önemli bir işlev görür. Deniz doldurulduğunda kıyı çizgisiyle birlikte bu ilişkiler de değişir. Yeni oluşturulan yapay yeşil alanlar, kaybedilen denizel habitatın ekolojik karşılığı olamaz.
Üçüncü Havalimanı ile başlayan ve şimdi de INRAIL ile sürdürülmek istenen Kuzey Ormanları’na yönelik saldırının bir parçası olan Kuzey Marmara Otoyolu ve üçüncü köprü projelerinin yarattığı tahribat, yalnızca yolların kapladığı alanlarla sınırlı değil Kuzey Ormanları; kentin su havzalarını besleyen, toprağın su tutma kapasitesini destekleyen, iklimini düzenleyen ve çok sayıda canlı türüne yaşam alanı sağlayan, birbirine bağlı ekosistemler. Bu projelerle yaşam alanları kesintiye uğratılırken bozulurken otoyol bağlantıları da yeni yapılaşma baskısı yaratıyor.
Bunların yanında, küresel sermayenin ekstraktif ve emperyalist politikalarına hem hammadde hem de lojistik alanı olarak görülürken, bu bölgelerde mahallelerimiz, ormanlarımız ve su varlıklarımız yıkıma uğratılıyor, tarım alanları yok oluyor. Bu da İstanbul halklarının gıdaya ve suya erişiminin giderek zorlaşması anlamına geliyor. Uydu görüntülerini inceleyen çalışmalar, bu alanlardaki betonlaşmayı ve toprağın dönüşümünü gözler önüne seriyor.
Bir arazi rantı projesi olan Kanal İstanbul ise tüm Karadeniz ve Ege coğrafyasını etkileyecek bir katliam planı. Çıkacak hafriyatın yaratacağı tahribat, harcanacak devasa enerji ve deniz akıntılarının değişmesi sonucu altüst olacak ekosistemlerde yaşanacak yıkım akıl almaz ölçüde. Sazlıdere Barajı’nın kaybı, tarım ve orman alanlarının tahribatı, Terkos ve Küçükçekmece dahil yeraltı sularının tuzlanması ve Marmara Denizi’ndeki su dolaşımının değişmesi başlıca riskler arasında. Bunlar geri döndürülemez kayıplar.
Arazi rantının ardından Arnavutköy Sazlıbosna’da inşaatlar son sürat sürüyor. Dahası, taşkın, sel, su kıtlığı, kiraların yükselmesi ve kamusal alanların kaybının sonuçları, rantı cebine indirenleri vurmuyor.”
‘SEL BASKINLARINI YAĞMURUN ŞİDDETİYLE AÇIKLAYAMAYIZ’
Son yaşanan sel baskınlarına da değinen Umut Şener, felaketin yalnızca yağışın şiddetiyle açıklanamayacağını belirterek şöyle konuştu:
“İlk akla gelen, iklim krizinin burada ve güncel olduğu. İklim krizi, her mevsim günlük yaşamı farklı biçimlerde etkiliyor. Yağışın olağanüstü şiddetini görmezden gelemeyiz. Ancak selin ölümcül bir felakete dönüşmesi, yağışın şiddetiyle alakalı değil. Binlerce insanın barınma, çalışma ve geçim koşulları zarar gördü. Etrafı denizlerle çevrili bir kentte suyun toprağa ve denize ulaşamamasına yol açan imar politikaları, uzun yıllara yayılan bir sosyal cinayettir. Aşırı yoğun ve plansız yapılaşmayla işlenen kent suçları, tipik ekolojik adaletsizlik örnekleridir. Örneğin, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun (İKK) açıklamasına göre İstanbul’da dokuz AVM ve 16 üniversite kampüsü dere yataklarında yer alıyor. Bir çocuğun parkta biriken suya bastığında elektrik akımına kapılarak ölmesi, bir işçinin ise inşaat alanındaki su tahliyesi sırasında yaşamını yitirmesi, selle alakalı değil.
Yıkımın sınıfsal boyutu bu noktada belirleyici hale geliyor. Yoksul işçi sınıfları ve alt gelir grupları, dere yataklarına yakın, altyapıdan yoksun ve taşkın riski en yüksek alanlarda yaşamaya mecbur bırakılırken mülk sahibi sınıflar, ekolojik olarak korunaklı ve yüksek kotlardaki alanlarda yaşayabiliyor veya kriz anlarında özelleştirilmiş koruma mekanizmalarıyla felaketin etkilerinden kaçınabiliyor. Bu durum, derinleşen sınıfsal eşitsizliğin tablosudur.”
‘İKLİM KRİZLERİNİN SONUÇLARI BETONLAŞMANIN GERÇEK YÜZÜNÜ AÇIĞA ÇIKARIYOR’
Yaşanan ekolojik yıkımın İstanbul’un geleceğini de etkilediğine ve iklim krizinin sonuçlarının görünür hale geldiğine işaret eden Şener, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İstanbul’un geleceğini değerlendirirken ekolojik yıkımı tek tek sorunlara ayırmamak gerekir. Ormansızlaşma, su krizi, taşkınlar, kent içi sıcaklıkların yükselmesi, hava kirliliği ve biyoçeşitlilik kaybı, aynı kent politikalarının sonuçlarıdır. Biraz önce de değindiğimiz üzere iklim krizinin sonuçları, betonlaşmanın gerçek yüzünü açığa çıkarıyor. Altyapı yetersiz kalıyor, su toprağa ve denize ulaşamıyor, kentte oluşan ısı adaları ciddi halk sağlığı sorunları oluşuyor ve enerji sarfiyatı artıyor.
Deprem riski nedeniyle de yalnızca binaların dayanıklılığına bakılarak bir gelecek planı yapılamaz. Kentsel dönüşüm, bugüne kadar inşaat rantı ve kent yoksullarının çeperlere sürülmesi için bir araç oldu. Fikirtepe gibi ucubeler ortaya çıktı. İktidar, bu ranta karşı çıkanları deprem önlemlerine karşı çıkmakla suçlayarak yeni rant alanlarını meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa dev gökdelenlerin ve nefes alacak yer bırakmayan ilçelerin inşaatı hiç sorunsuz yapıldı. Şimdi ise dev bir riskli yapı sorunu mevcut.
Bu binalar yenilenirken bütünlüklü bir kent planı ortada yok. Oysa mahallelerin altyapı kapasitesi, yağmur suyu yönetimi, yeşil alan ihtiyacı ve barınma hakkı gözetilebilirdi. Halk, deprem güvenliği ve kötü altyapı ikileminde bırakıldı.”
‘DERELERİN ISLAHI BİR ÇÖZÜM AMA KURTULUŞ DEĞİL’
Bakanın derelerin ıslah edilmesine ilişkin açıklamalarını da değerlendiren Şener, ıslahın bir yöntem olduğunu ancak tek başına çözüm sunmadığını belirterek şunları söyledi:
“Dere ıslahı, buraya kadar aktardığımız tarihsel süreçlerin tamamında gündeme alınan ve uygulanan bir yöntemdir. Elbette ıslah bir yöntemdir ancak bunun kurtuluş mu yoksa yok oluş mu olacağı, hangi bakış açısıyla yapıldığına ve hangi yöntemlerle hayata geçirildiğine bağlıdır. En sık rastlanan ıslah yöntemlerine ve bunların sonuçlarına bakarsak bile, bunun var olan haliyle bir kurtuluş olmayacağı açıktır.
Bugün derelerin üzerinin kapatılmasına, su yollarının ve dere yataklarının sınırlarının daraltılmasına, derelerin beton duvarlarla çevrilmesine ‘dere ıslahı’ deniyor. Ancak her yağmurda suyun gidecek bir yer bulamaması ve dere yataklarından taşması, bunun işe yaramadığını da açıkça gösteriyor. Kentsel alanlarda kalan akarsuların ıslahı; onu kent kültürünün bir parçası haline getirmek, kent altyapısını uyumlu hale getirmek ve halk sağlığını öncelemek yerine daha fazla inşaat ve arazi rantı için yapılıyor.
Tarihsel süreç boyunca kentlerde uygulanan geleneksel dere ıslahı, doğayı kontrol altına alma ve araçsallaştırma mantığına dayanıyor. Günümüz kentlerinde ‘dere ıslahı’ ifadesi; akarsu yataklarının beton kanallara hapsedilmesi, yatak sınırlarının gayrimenkul rantı yaratmak amacıyla daraltılması ve derelerin üzerinin kapatılarak karayollarına veya otoparklara dönüştürülmesi anlamında kullanılıyor. Yatak sınırları daraltılan ve beton duvarlarla çevrilen dereler, kapasitelerini aşan ilk yağışta suyu ivmeyle kent merkezlerine yönlendirerek felaketin boyutlarını büyütüyor.
Sermayenin mekansal genişleme arzusu, dere yataklarını kentsel rant pazarının potansiyel boş arazileri olarak görüyor. Akarsuların kent kültürünün ve toplumsal yaşamın bir parçası haline getirilmesi, halk sağlığının ve biyoçeşitliliğin korunması yerine inşaat sektörüne yeni alanlar açılması önceleniyor.”
‘EKOSİSTEMLE UYUMLU KENTLER MÜMKÜN’
Ekosistemle uyumlu kentleşmenin mümkün olduğunu ancak bunun için kentlerin doğru bir zeminde planlanması gerektiğini belirten Umut Şener, şunları söyledi:
“Ekosistemle uyumlu bir kentleşme, tarihsel ve bilimsel olarak mümkündür. Yeryüzü; organik ve inorganik materyallerin, mekanik, iklimsel ve biyolojik döngülerin diyalektik bir etkileşim içinde olduğu devasa bir ekosistemdir. Kentler de bu ekosistemin ayrılmaz bir parçasıdır. Kentsel mekâna atılan her adım, çakılan her çivi, tarihsel ve ekolojik unsurlarla diyalektik bir ilişkiye girer ve somut dünyayı dönüştürür. Dolayısıyla temel mesele, bilimsel ve teknik araçlara sahip olup olmadığımız değil, planların kimin için ve ne için yapıldığıdır.
Ekosistemle uyumlu kentleşmenin hayata geçirilmesi, mekansal planlamanın sermaye birikiminin değil, toplumsal ihtiyaçların ve ekolojik dengenin hizmetine sunulmasını gerektirir. Ekolojik kent planlamasının önündeki en büyük engel, kent toprağının ve su kaynaklarının birer kâr metası olarak görülmesidir. Kent arazilerinin spekülatif piyasa dinamiklerinden çıkarılması ve arazi mülkiyetinin kamusallaştırılması, mülkiyet sınırlarına göre değil, havza sınırlarına göre bilimsel ve ekolojik planlama yapılmasının önünü açar.
Planlama kararları, merkezi bürokrasilerin veya sermaye gruplarının elinden alınarak yerel halk meclislerine, mahalle komitelerine ve ekolojik uzmanlık dayanışmalarına devredilmelidir. Toplumsal görevlerin uygulamalarında olduğu gibi, kentlilerin kendi yaşam alanları ve altyapı ihtiyaçları üzerinde doğrudan söz ve karar sahibi olduğu katılımcı bir demokrasi modeli benimsenmelidir.”