Baluken: İktidar barışta ısrar etmediği için Ankara Katliamı oldu

Siyasetçi İdris Baluken, Ankara Katliamı’nın iktidar ve devlet 2013’ten beri devam eden barış ikliminde ısrarcı olmadığı için yaşandığını belirtti.

ANKARA KATLİAMININ YILDÖNÜMÜ

“Bugün demokratik ve barışçıl bir gelecek için bir arada olmamız, bu saldırıların amaçlarına ulaşamadığının kanıtıdır” diyen Baluken, iktidar-devletin sürece olan güveni artıracak adımlar atması gerektiğini belirtti. Baluken, “Mücadelemizin sonuca gitmesi için de daha yaratıcı yol ve yöntemlere, daha büyük eylem ve etkinliklere ihtiyaç var” dedi.

Barış çığlığının bombalarla susturulmak istendiği 10 Ekim Ankara Gar Katliamı, Türkiye siyasi tarihinin en kanlı saldırısı olarak kayıtlara geçti. DAİŞ’lilerin katliamında 104 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı; onlarca insan ise yaşamını ağır engellerle sürdürmek zorunda bırakıldı.

Ankara’da 10 Ekim 2015’teki Gar Katliamının üzerinden geçen yıllara rağmen, acı da öfke de sürüyor. Barış, demokrasi ve özgürlük talebiyle toplanan on binlerin hedef alındığı o karanlık güne ve sonrasında yürütülen adalet mücadelesine dair dönemin Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili ve İmralı Heyeti Üyesi İdris Baluken ile konuştuk. 

Siyasetçi İdris Baluken, katliamın arka planını, dönemin siyasi atmosferini ve adalet arayışını ANF’ye değerlendirdi.

'SOMUT DUYUMLAR ALMIŞ, AMED VE SURUÇ’TAN SONRA YETKİLİLERİ UYARMIŞTIK’

 10 Ekim 2015 sabahı patlama haberini ilk aldığınızda neredeydiniz ve kriz yönetimi adına attığınız ilk adımlar neler oldu?

10 Ekim sabahı Amed'de Sur ilçesinde sürdürülen “sokağa çıkma yasağı” ve abluka ile ilgili protesto çalışmalarındaydım. Haberi aldıktan sonra ilk fırsatta Ankara’ya geçtim. Parti olarak hızlı bir organize olma durumu vardı zaten. Öncelik yaşamını yitiren arkadaşlarımızın kimlik tespitleri, hastanelerdeki yaralıların tedavisi, ailelerin karşılanması gibi görevlere verilmişti. Ayrıca katliamın ilk anından itibaren, saldırıyı gerçekleştirenler, planlayanlar, yol verenler ile saldırının arka planı ortaya çıkarmak için yoğun bir çalışma içerisine girildi. Otopsi süreçlerinin takibinden cenazelerin memleketlerinde defnedilmelerine kadar sahada yapılması gerekenler ile saldırının tüm boyutlarıyla ortaya çıkarılması için Meclis ve diplomasi zemininde yapılması gerekenler yoğun bir mesai gerektiriyordu. Parti yönetimimizden il ve ilçe örgütlerine kadar tüm güç ve enerjimizle bu çalışmaları aksaksız bir şekilde yürütme gayreti içerisinde olduk.

Katliamın hemen ardından karşılaştığınız tablo neydi? O kriz anında sağlık müdahaleleri, polis müdahalesi (gaz kullanımı) ve ambulans koordinasyonunda sahada yaşanan aksaklıkları nasıl gözlemlediniz?

İlk anlarda Amed'de olduğum için belirtmiş olduğunuz hususları birinci elden bu sürece tanıklık eden arkadaşlardan öğrendim. Ayrıca yayın yasağı gelmeden, paylaşılan görüntülere ulaştım. Aleni ihmal ile vahim düzeydeki aksaklıklar gün gibi ortadaydı. Siyasi ve idari bir müdahale olsaydı bu durumlar yaşanmayabilir ya da hızlıca aşılabilirdi. Fakat bunlarla ilgili sorumluluk taşıyan yetkililerin bırakalım o sorumluluğu göstermelerini, aksine kameralar karşısında halkımızın sinir uçlarına dokunan pişkinliklerine tüm kamuoyu tanıklık etti. Bu durum dönemde Diyarbakır, Suruç ve Ankara'da yaşanan her üç katliamla ilgili sorumlu olan yetkililerin muhakkak hesap vermeleri gerekliliğini gösteriyordu. Bugüne kadar bu hesabın verilmemiş olması bunun sürgit böyle devam edeceği anlamına gelmez. Toplumsal vicdan bu konuda yaralı ve takipçidir... Öte yandan hastaneye ulaştığımda yaşamını yitiren 100'e yakın barış sevdalısı yoldaşımız -sonradan yaşamını yitirenlerle bu sayı 104 oldu- ile yüzlerce yaralı arkadaşımızın varlığına tanık olmak çok zordu. Sözcüklerin yeterli gelmeyeceği bir duygusal sarsıntı söz konusuydu ve bunu geride bırakmak kolay değildi. Fakat demin belirttiğim gibi yapılması gereken çok iş vardı. Bundan ötürü o anlarda en büyük çabamız iç dünyamızı sarsan o depremleri bastırmak oldu. Bunun yolu yaralı arkadaşlarla, ailelerle temastan ve planlanan çalışmaları yürütmekten geçiyordu. Hekim kimliğimle pek çok arkadaşın otopsi sürecini, yaralı arkadaşların tedavi sürecini takip edip, kriz masasındaki arkadaşlarla birlikte aileleri bilgilendirme ve destekleme çabası içinde olduk. Aradan geçen zaman ne olursa olsun, Parti olarak hâlâ o kabul edilemez süreçlerin takipçisi konumundayız.

10 Ekim Katliamı; Amed ve Suruç katliamlarının ardından yaşandı. HDP yönetimi ve kriz masası olarak o dönemde devlet yetkililerine ilettiğiniz veya takip ettiğiniz somut istihbarat uyarıları var mıydı?

O dönemin siyasi ikliminde sert rüzgarlar esiyor olmasına rağmen olası saldırılarla ilgili hem siyasal değerlendirmelerimizden çıkardığımız sonuçlar hem de aldığımız somut duyumları kamu otoritelerine iletiyorduk. Ayrıca Meclis zemininde Diyarbakır ve Suruç katliamları ile ilgili soru ve araştırma önergeleri, basın açıklamaları vb. çalışmalar ile tüm Türkiye ve dünya kamuoyunu bilgilendiriyorduk. Bu iki katliamın arka planı açığa çıkarılmazsa yeni katliamların yaşanabileceğine dair uyarılarımız oldu. Yeterli önlemlerin alınmadığı, bunca uyarıya rağmen 10 Ekim Katliamının yaşanmasından anlaşılıyor zaten. Bugün kamuoyunun büyük çoğunluğu şu gerçeği kabul ediyor: Diyarbakır ve Suruç katliamları tüm yönleriyle açığa çıkarılsaydı Ankara Katliamı yaşanmazdı.

AHMET DAVUTOĞLU’NUN İTİRAFI

7 Haziran-1 Kasım 2015 seçimleri arasındaki "şiddet sarmalı" döneminde gerçekleşen bu katliamda, istihbarat ve güvenlik zafiyeti iddialarını dönemin siyasi dengeleri ışığında nasıl okuyorsunuz? Zafiyet miydi, konsept mi?

Dönemin siyasi iklimi ve dengeleri kontrollü kaosla 1 Kasım seçimlerine gidileceğini gösteriyordu. Kontrollü kısmı iktidarın denetiminde, kaos ise halka reva görülendi. Bu yönüyle sadece zafiyet değil, bir siyasi konsept olduğunu ifade etmek mümkündür. O dönem başbakan olan Ahmet Davutoğlu'nun katliamlardan sonra anketlerde AKP'nin oy oranının arttığını belirten açıklamaları unutulmadı. Keza AKP'den ayrıldıktan sonra Gelecek Partisi Genel Başkanı olduğu dönemde iktidardakileri kastederek "7 Haziran ile 1 Kasım arasında yaşananları anlatırsam birçok siyasetçi sokakta halkın içine çıkamaz" demişti. Bu demeç bile tek başına katliamla ilgili siyasi, bürokratik ya da kolluk düzeyindeki zaaf ve ihmalleri göstermek için yeterlidir. 7 Haziran ve 1 Kasım arasında yaşanan katliam süreçleri ile gerçek bir yüzleşme ve onarıcı bir adalet mekanizması sağlanmadan bu ülkede siyasal, sosyal ve toplumsal alanların normalleşmesi mümkün değildir.

Yani istihbarat skandalından ziyade bilinçli bir "kör alan" mı yaratıldı? Devletin tüm kademelerini yakından tanıyan biri olarak; Ankara Garı’nın önü o sabah kime ve neye terk edildi?

İstihbarat skandalı demek sorumlulukları görünmez kılar veya azaltır. Mesele birkaç kamu görevlisinin ihmaline havale edilerek geçiştirilecek kadar basit bir yerden ele alınamaz. Sorudaki ifadelerle söylersek, kanımca, Ankara Garı’nın önü barış karşıtlığına, toplumsal kutuplaşmaya, farklı düşünenlerin yaşam hakkı gaspı ve savaş politikalarına terk edildi.

Katliamın üzerinden henüz birkaç saat geçmişken deliller toplanmadan olay yerinin tazyikli suyla yıkanması talimatını kim verdi? Bu acele, bir suç mahallini temizleme operasyonu muydu?

İdari olarak talimatı kimin verdiğini bilmemiz mümkün değil. Zaten asıl mesele de bu değil. Mesele, bilinçli bir şekilde delillerin ortadan kaldırılması telaşıdır. Bir şeylerin hızlıca saklanmaya çalışılmasıdır. Yani, yüzlerce insan can derdine, milyonlarca insan katliama odaklanmışken delilleri karartmayı amaç edinen aklın kötülük dolu olmasıdır. Demin dönemin başbakanına ait itiraf niteliğindeki cümlelere değinmiştim. Sorunuzun veya benzer soruların cevabı için kamuoyunun daha çok bu eksen üzerinden meselenin üzerine gitmesi gerekir.

 'İKTİDAR BARIŞ İKLİMİNDE ISRARCI OLMADIĞI İÇİN BU KATLİAMLAR OLDU’

 Dönemin İmralı Heyeti üyesi olarak Çözüm Sürecinin fiilen bitişi ile Ankara Garı Katliamı arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çözüm Süreci, fiilen 5 Nisan 2015’te Sayın Öcalan’la son görüşmeyle birlikte sona erdi. Bu gerçeklik daha sonra kendisini bu ülkeye büyük şiddet, saldırı ve ölüm dalgası olarak gösterdi. Sürecin bitmesiyle girilen yeni konjonktürde Ankara Gar Katliamı ve diğer katliamların siyasal neden-sonuç ilişkilerini görebiliriz. Eğer iktidar ve devlet 2013’ten beri devam eden barış ikliminde ısrarcı olsaydı, bu saldırıların gerçekleşmesi mümkün olmazdı.

İmralı’da Kürt Halk Önderi’nin bu tarz katliam senaryolarına dair herhangi bir öngörü veya uyarıları gündeme gelmiş miydi?

Sayın Öcalan, İmralı ziyaretlerimizde birçok toplantıda süreci bozmak için içeride ve dışarıda pusuda bekleyen olası risklere, sürecin bozulması durumunda ise yaşanması muhtemel büyük felaketlere değindi. Keza bu olumsuzlukların yaşanması durumunda kesintisiz bir şekilde devreye girecek darbe mekaniğinden bahsetti. Bunu sıkça kamuoyuyla paylaşmış, muhataplarımıza da iletmiştik. Aradan geçen on bir yıldan sonra bu uyarıların tümünde haklı çıktığını belirtebiliriz.

‘SALDIRILARIN AMACINA ULAŞAMADIĞI GÖRÜLDÜ’

10 Ekim Katliamı, Türkiye’deki barış siyasetine, muhalefete ve toplumsal uzlaşı zeminine nasıl bir darbeydi?

10 Ekim Barış mitingi, Türkiye tarihinde barış talepli demokratik eylem hakkı kullanımının özel örneklerinden biriydi. Pek çok siyasi parti, sivil toplum örgütü, meslek örgütü, sendika ve farklı toplumsal kesimlerin düzenlediği bu miting, devletin alması gereken önlemlerle güvenliği sağlanmış bir şekilde yapılabilmiş olsaydı, bu topraklarda barış ve demokrasi adına çok daha farklı bir atmosfer gelişebilirdi. Ne yazık ki, bu barışçıl ve demokratik çıkış, Türkiye tarihinin en büyük katliamıyla sonuçlandı. O saldırılar siyasal sembol ve mesaj olarak barış için ortak mücadeleye ve demokratik hakların kullanımına yapıldı. Sonrasında yaşanan ağır süreçleri, toplumun neredeyse büyük bir kısmının çektiği acı ve ödediği bedelleri hepimiz biliyoruz. Toplum, barışın cennetine kavuşma imkânına sahipken, maalesef savaşın cehennemine savruldu. Her şeye rağmen, kanımca, saldırılar asıl amacına ulaşamadı, çünkü demokrasi ve barış adına ortak mücadele zeminleri ortadan kaldırılamadı. Bugün daha güçlü bir şekilde demokratik ve barışçıl bir gelecek için bir arada olmamız, bu saldırıların hedeflediği uzun vadeli amaçlarına ulaşamadığının kanıtıdır. 

Dönemin devlet-hükümet yetkilileriyle nasıl görüşmeler yaptınız bu süreçte ve edindiğiniz bilgi ve gözlemler nelerdi?

Devlet ve hükümet görevlileriyle hem katliam öncesi hem de sonrasında birçok kez görüştük. Çözüm Süreci’nin iktidar tarafından bitirilmesiyle belli bir siyasi iklim ve konjonktüre girmiştik. Bu durum görüşmelere de yansıyordu. Elimizdeki bilgileri, değerlendirmelerimizi, alınması gereken önlemleri, işletilmesi gereken yargı süreçlerini teker teker muhataplarımıza aktardık. Meclis başta olmak üzere çok farklı platformlarda da olması gereken süreçleri işlettik, her şeyi kamuoyuyla şeffaflık içinde paylaşmaya gayret ettik. Sürecin bitmesinden ötürü, hükümet ve devlet yetkililerinin, bu uyarı, eleştiri ve önerilerimizi yeterince dikkate almadıkları hususu açık ve nettir.

Bir savcının, katliamın aydınlatılmasıyla ilgili ilerleme sağlanmasının engellendiğine dair ifadeleri de vardı sanki…

Soruşturma dosyasındaki bazı klasörlerin yıllarca saklandığı ve yargılamanın akışını etkileyecek şekilde davranıldığını biliyoruz. Biz o dönem yargı sürecinin adil ve etkin şekilde sürmesi için her türlü görüşmeyi, demokratik muhalefeti, yargı süreçlerinin takibini gerçekleştirmeye çalıştık. Hâlâ hem partimiz hem aileler hem de demokratik kamuoyu hep birlikte katliamın tüm boyutlarıyla aydınlatılması için mücadele ediyoruz. Gerçeklerin er ya da geç açığa çıkma huyundan hareketle, tüm bu süreçlerin eninde sonunda tarafsız ve bağımsız bir şekilde soruşturularak açığa çıkarılması mücadelesinden vazgeçmemek gerek.

Yargılama sürecini, kamu görevlilerinin sorumluluğu bakımından hukuki açıdan yeterli buluyor musunuz? DAİŞ’li tetikçilere verilen cezalar toplumsal vicdanı rahatlatmaya yetti mi?

Elbette yeterli bulmuyoruz. Hem avukat arkadaşlar hem sivil toplum örgütleri hem de aileler defalarca dava sürecindeki eksiklikleri, yetersizlikleri, adaletsizlikleri dile getirdi ve getirmeye devam ediyor. Bugüne dek tek bir kamu görevlisi bile bu ağır ihmal ya da aksaklıklardan ötürü yargı önünde hesap verip, mahkûm edilmedi. Keza dönemin sorumlu yetkili ve siyasileri de öyle! Tetikçilere verilen cezalarda ise insanlığa karşı suç maddeleri öne çıkarılarak yargılama süreçleri sonuçlandırılmalıydı. Ayrıca saldırının arka planı, bağlantıları vb. hususlarda da yargı süreci yetersiz kalmış, maalesef hakikati açığa çıkarmaktan uzak bir durum yaşanmıştır.

‘İKTİDAR VE DEVLET SÜRECE GÜVENİ SAĞLAMALI’

Bugün benzer olası provokasyonların önüne geçmek için ne yapmak lazım? 

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlaması Türkiye’yi yeni bir siyasi iklime soktu. Bu yeni siyasi iklimin rahatsız edeceği çok fazla iç ve dış güç var. Bu güçlerin süreci bozucu hamlelerde bulunmasına dair tahmin yapmak zor değil. Takip edebildiğimiz kadarıyla Sayın Öcalan görüşmeye giden heyetlere bu hususta uyarılarını sürdürüyor, bölgesel-uluslararası dinamiklerden gelecek tehditleri analiz ediyor. Olası müdahale ve provokasyonların önüne geçmek için herkesin dikkatli olması gerekiyor. Bu noktada şunu özellikle belirtmek gerekir; tüm bu riskleri engellemek, sürece dair yeterli bir güven ve güvence geliştirmek esasında iktidar ve devletin görevidir.

‘DAHA YARATICI VE BÜYÜK EYLEM-ETKİNLİKLERE İHTİYAÇ VAR’

10 Ekim Gar Katliamı, sokaklara dair korku eşiğini nasıl etkiledi? Barış arayışını yeniden sokakta ve toplumda görünür kılmak için bugün ne yapılmalı?

10 Ekim Gar Katliamı, her birimizin yüreğinde büyük yaralar açtı. O dönem barış talebiyle sokağa çıkan on binlere dönük saldırı, esasında barış içinde demokratik ve ortak bir yaşam tahayyülünü ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Her katliam gibi bu katliamın da siyasal ve psikolojik etkileri oldu. Ama "toplum sindi" demek doğru değil. Travmatize olduk. Yine de toplum, bu büyük travmaya ve her türlü saldırı, baskıya rağmen ortak yaşam ve barış talebini yaşatmayı sürdürüyor. Bunun bedelini bazen canıyla bazen hapishane ya da sürgün koşullarıyla ödüyor. Her şeye rağmen sokakta büyümeye devam eden bir demokrasi ve barış iradesinden, bundan beslenen bir mücadele dinamiğinden bahsedebiliriz. Bu mücadelenin sonuca gitmesi için daha yaratıcı yol ve yöntemlere, daha büyük eylem ve etkinliklere ihtiyaç vardır.