Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Amed Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) eski yöneticisi Musa Farisoğulları ile Türkiye’deki güncel siyasi atmosferi, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ni, sürece rağmen sürdürülen kayyum uygulamalarını ve sürgündeki Kürtlerin siyasal yaşama katılımını konuştuk.
Sizin de tanık olduğunuz üzere, özellikle 2015-2016 sonrası Türkiye'de bir kayyum politikası ve pratiği yaşandı. Bu kayyum uygulamalarını, yerel demokrasi ya da genel itibarıyla demokrasiye etkisi açısından nasıl yorumlarsınız? Ki bu uygulama halen devam ediyor ve Kürt belediyelerinin ardından Türkiye'nin genelinde farklı siyasi partileri de kapsayacak şekilde genişliyor.
2015'teki bu süreci ve 15 Temmuz'u sonuçları itibarıyla değerlendirdiğimizde, devlet içi kliklerin bir hamlesi olarak ele almak gerekiyor. O dönem yaratılan olağanüstü koşullarla birlikte tek adam merkezli bir yapı inşa edildi. OHAL sürecinde yönelim Kürtlere ve demokrasi güçlerine oldu. Kurumlar kapatıldı, binlerce insan ihraç edildi.
2016'da ise kayyum bir sisteme dönüştürüldü. Seçilmiş belediye eş başkanlarının görevden alınması yalnızca bir bina devri değildir; on binlerce, yüz binlerce yurttaşın iradesinin gasp edilmesidir. Kürtlerin kendi iradeleriyle yerel yöneticilerini seçmesi merkezi iktidarı rahatsız etti. Ancak o dönem, “Bugün bize uygulanan, yarın size uygulanır” uyarılarımız dikkate alınmadı. Bugün gelinen noktada kayyum rejimi artık muhalefet partilerine, CHP belediyelerine ve şirketlere kadar genişleyen, genelleşmiş bir yönetim biçimine dönüştü.
Şu an Türkiye'de bir süreç de yürütülüyor. Kürt tarafının “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak tanımladığı bu arayışta öne çıkan en önemli kavramlardan biri “demokratik entegrasyon”. Bir tarafta kayyumcu ve merkeziyetçi çizgi dururken diğer tarafta yerelin güçlendirilmesini savunan bir yaklaşım var. Sizce yerel yönetimlerin bu kadar önemsenmesinin nedeni ve demokratik toplumun geliştirilmesinde yerelin rolü ne olabilir?
Bu konu, tarihsel ve kapsamlı bir arayışın sonucudur. 1993’lerden itibaren silahlı mücadelenin devreden çıkarılması ve meselenin demokratik siyaset yoluyla çözülmesi için defalarca adım atıldı. 1 Ekim 2025’te MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin DEM Parti grubuna selam vermesi ve ardından yaptığı açıklamalar, eski “red ve inkar” paradigmasının dışına çıkan bir işaret olarak görüldü. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da 27 Şubat deklarasyonuyla buna yanıt verdi ve devlet heyetiyle bu konsept çerçevesinde müzakereler yürütüldü.
Önce, bilindiği gibi, PKK 12. Kongresi ile kendisini feshetti. Ardından Besê Hozat öncülüğünde 30 kişilik bir gerilla grubu Temmuz 2025’te silahlarını yaktı. Sonrasında, bilindiği gibi, gerilla belli alanlardan çekildi.
Bu adımlara sıradan bir yaklaşmamak gerekir. Meclis’te önce bir komisyon kuruldu, ardından bir yasal değişiklik yapıldı. Ancak henüz, Kürt tarafının atmış olduğu tüm bu adımlara ve sembolik hamlelere rağmen, Türkiye tarafından bu adımlara denk hukuki ve yasal düzenlemeler noktasında somut bir adım atılmış değil. Ya da başka bir ifadeyle belirtirsem, Türk tarafının attığı adımlar Kürt Özgürlük Hareketi’nin attığı adımlara denk değil; yetersizdir ve onları karşılamıyor.
Öte yandan, bahsettiğiniz “demokratik entegrasyon” kavramı tam da burada devreye giriyor. Demokratik entegrasyon, tek taraflı bir dayatma veya teslimiyet değil; iki tarafın eşit ve gönüllü temelde, yeni koşullar üzerinden buluşmasıdır. Kürtler Türkiye halklarıyla savaşmadı; sorun devlet sistemiyleydi. Silahların bırakılması ve sürecin ilerlemesi için bu durumun yasal ve hukuki bir zemine kavuşturulması şarttır. Eksikleri olsa da Çerçeve Yasa parlamentodan geçti. Ancak topluma güven verecek yasal ve siyasal bir zemine ihtiyaç var.
Uzun süredir yurt dışındasınız ve gözlemleriniz oluyor. Kürtlerin önemli bir kısmı sürgünde yaşıyor. Sürgünde yaşayan Kürtlerin bulundukları ülkelerde siyasal yaşama katılımları neden önemli sizce? Katılımlarını nasıl gözlemliyorsunuz?
Demokratik entegrasyon sadece Türkiye ile sınırlı bir kavram değildir; diasporadaki milyonlarca insanımız için de geçerlidir. Yurt dışında yaşamak, bulunulan ülkenin hukukunu ve adaletini tanırken kendi kimliğini, kültürünü ve örgütlenmesini de sürdürmeyi gerektirir.
Bizim diasporada kendimizi dar, kapalı veya “illegalize” eden bir pozisyondan çıkarmamız şart. Avrupa’da onlarca kurumumuz ve derneğimiz var. Bu yapılar, bulundukları ülkelerin siyasal partileriyle, parlamentolarıyla, belediyeleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla doğrudan ilişki kurmalıdır. Hatta o ülkelerin dilini ve sistemini iyi bilen temsilcilerimizi yerel yönetimlere ve parlamentolara seçtirmek, temel stratejimiz olmalıdır.
Demokratik entegrasyon, Kürt halkının legal, hukuki ve siyasal bir zeminde varlığını kabul ettirme hamlesidir.
Tüm bu dinamikler ışığında Türkiye'de legal demokratik siyasetin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Benim umudum her zaman büyüktür ve başaracağımıza olan inancım tamdır. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası komünal yaşama, farklı kültürlerin ve inançların bir arada bulunmasına yabancı değildir.
Toplum kendisini en alttan en üste, sokaktan mahalle meclislerine, komünlerden kooperatiflere kadar örgütlediğinde, katı merkezi devlet yapısı da dönüşmek zorunda kalır. Devlet tümden yok olacak değildir; formül, "devlet + demokrasi" olmalıdır. Nitekim İsviçre örneğinde olduğu gibi, kanton ve komünlere dayalı ve doğrudan halkın kararlara katıldığı modeller demokrasinin alttan nasıl inşa edileceğini gösteriyor.
Demokrasi üstten sunulacak bir lütuf değildir. Toplum kendi öz örgütlülüğünü geliştirdikçe devlet de buna uygun bir tutum almak ve demokrasiye duyarlı hale gelmek durumunda kalacaktır.