GÖRÜNTÜLÜ

Selçuk Mızraklı: Toplum bekleyen değil, kendi geleceğini kuran özne olmalı

Selçuk Mızraklı, Türkiye’nin yalnızca siyasi değil, toplumsal bir dönüşüme ihtiyaç duyduğunu belirterek, yurttaşların kendi geleceklerinin öznesi olması gerektiğini vurguladı ve ekledi: “Umutluyuz, güçlüyüz. Hep beraber bu işin üstesinden gelebiliriz.”

SELÇUK MIZRAKLI

Amed Büyükşehir Belediyesi’ne 2019 yılının Ağustos ayında kayyum atandıktan sonra tutuklanan ve aldığı cezayı tamamlamasının ardından tahliye olan önceki dönem Belediye Eşbaşkanı Selçuk Mızraklı, Türkiye’de yürütülen barış ve demokratikleşme sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Toplumda sürece yönelik temkinli bir umut ve geleceği görememe hâlinin bulunduğunu belirten Mızraklı, kalıcı bir barışın yalnızca tarafların el sıkışmasıyla mümkün olmayacağını söyledi. Hukukun sürecin “birinci kilometre taşı”, demokratikleşmenin ise ikinci adım olduğunu vurguladı.


Tahliye sonrası ilk açıklamanızda “demokrasi, barış ve çözüm” vurgusu yaptınız ve sürecin şeffaf yürütülmesi gerektiğini söylediniz. Bugün yürütülen süreci nasıl okuyorsunuz? Toplumun sürece yaklaşımında neler gözlemliyorsunuz?

‘TOPLUMDA UMUTLA UMUTSUZLUK ARASINDA BİR BEKLEYİŞ VAR’

Toplumsal gözlem yapmak hakikaten epey bir zaman, enerji ve toplumun farklı katmanlarıyla iletişim kurmayı, ilişki içerisinde olmayı ve daha içeriden konuşmaların, paylaşımların yapılabileceği zeminler oluşturmayı gerektiriyor. Şehrin içinden geçen bir otobüsten şehre baktığınız zaman binalara, yolda yürüyen insanlara, onların giyim kuşamına ya da ellerinde taşıdıkları şeylere göre bir değerlendirme yaparsınız. Ama bunların hiçbiri o kentin belki üretmiş olduğu toplam varlığın on binde biri, yüz binde biri bile değildir.

Benim söyleyeceklerim şimdilik biraz daha “köpük gözlemleri” olacak. Yani henüz özüne, konsantre hâle getirilmiş duruma ilişkin gözlemler değil. Ama şunu gördüm: Bir bekleyiş var. Toplumun geneline hâkim olmuş bir bekleme, umutla umutsuzluk arasında gidip gelme hâli var. Bu tereddüt, özellikle 1 Ekim 2024’ten, ardından 27 Şubat 2025 deklarasyonu ve manifestosundan, sonraki gelişmelerden ve nihayetinde Meclis’ten geçen yasadan sonra ortada bir şeyler oluyormuş gibi hissetme hâliyle birlikte yaşanıyor.

Fakat bu şüpheye veya kaygıya yol açan durum nedir diye düşündüğümde ya da zaman zaman birkaç kişiye sorduğumda, bir sürecin gelişimi itibarıyla adeta fren balatası sıkışmış da arabanın gazına ne kadar basarsanız basın bir türlü hız yapamayan, hız yapamadığı gibi balata eskiten, balata yakan ve balatanın kokusunun da burunlara geldiği bir hâli toplumun seslendirmeye çalıştığını görüyorum.

Bir başka gözlemim ise bu güven veya desteğin neden temkinli olduğuna ilişkin. İlk elden aldığım yanıtlarda samimiyet konusunda bir sorgulama olduğunu görüyorum. İkinci olarak da önünü görememe, ileriyi görememe hissi var.

Özellikle taraflar açısından ileride neler olmalı, neler ne şekilde olabilmeli, bunun olabilirliğini sağlayabilecek şekilde bu yolu asfalta mı çıkaracağız, yoksa şu anda bulunduğumuz taşlık ve dikenli yolda “Aman bir şey yaralanmasın, aman bir şey zarar görmesin” diyerek dikkatli ve temkinli bir biçimde mi yürüyeceğiz? Bunun belirlenmesi gerekiyor.

Toplum açısından ileriye bir projeksiyon tutulmasına, işin siyasal taraflarının ileriye dönük taahhütlerinin hakikaten kayıt altına alınmasına, karşılıklı onay dilinin hâkim olmasına, herkesin kendi dilini konuştuğu değil, ortaklaştırılmış bir dil üzerinden bunun tesis edilmesine ihtiyaç var diye düşünüyorum.

‘BARIŞ, TOPLUMSAL BÜNYENİN İYİLİK HÂLİDİR’

Ben yine hekim olarak bir hekim örneğiyle başlayacağım. Hekimlik pratiğimde hastalara ameliyattan önce ameliyatın nasıl bir ameliyat olduğunu, ameliyattan sonra ne tür sıkıntılar çekeceklerini, bu sıkıntıları ortalama hangi vadelerde ve ne şekilde atlatacaklarını, olası riskleri ve bizim sağlamaya çalıştığımız toplam faydanın ne olduğunu anlattığım zaman hastalarım daha sonra bana, “İyi ki bize bunları anlattın. Bunları anlattığın için biz kaygılanmadık, endişe duymadık ve durumumuzla baş edebilmeyi, üstesinden gelebilmeyi becerdik” derlerdi.

Bu meselede de bir barış sürecini demokratikleşme sürecinden ayrıştıramam. Barış, toplumsal bünyenin iyilik hâlidir.

Sizce yeni bir çözüm ve barış sürecinin kalıcı olabilmesi için geçmişte yapılan hangi hataların tekrarlanmaması gerekiyor?

‘BARIŞIN DA BİR HAFIZASI VARDIR’

Toplumsal bünyenin iyilik hâli için barışın mütekâmil, yani gelişkin bir şekilde bütün hayat alanlarına sızmış hâliyle her alanda, her katmanda, her kimlikte ve her cinsiyette yaşanabilmesi gerekir. Oralardaki çatışma akslarında bir sönümlenmeyi yavaş yavaş görüyor olmanız lazım.

Ama barış dediğiniz şey, “Hadi arkadaş, biz barıştık, el ele verdik, tokalaştık, artık barış oldu” demek değildir. Çünkü barışın da bir hafızası vardır. Hele Kürt sorunu gibi ana başlığını konuştuğumuz zaman, yüz yılı aşan bir meselenin barışı dokuz ay on günlük bir doğuma benzemez. Zaman alan; barışın sembollerinin, dilinin, hafızasının, yüzleşmesinin ve hakikatlerinin ortaya konulmasıyla beraber yürüyen bir süreçtir.

Peki bu hangi iklimde olur? Demokrasi ikliminde olur. Demokrasiyle beraber bu mekanizmayı çok daha anlaşılır hâle getirmek, işletmek ve bu konuda toplumsal onayı geliştirmek mümkün olur.

‘BİRİNCİ KİLOMETRE TAŞI HUKUKTUR’

Ama bunlardan önce şunu sormamız gerekmiyor mu? Barışın ve demokrasinin teyidi açısından, oraya giden yolun çıkış kapısı açısından hukuk. Hukuk olmadan tarif edilmiş, ortaklaştırılmış, herkesin güven duyduğu ve aynı zamanda öngörebildiği bir çerçeve olmaz. Devletin, kurumların ve toplumun geleceğine dair birtakım tasarruflar yaparken olası sonuçları öngörebilmesi gerekir.

Türkiye’nin son 10-12 yılı, geçmişinde de defalarca yaşandığı gibi, hukuk dışılığın birçok biçiminin yaşanmasıyla geçti. Bu sadece Barış Akademisyenleri için, sadece olağanüstü kararnamelerle binlerce, on binlerce insanın hayatlarının emek alanlarından kopartılmasıyla sınırlı değil. Bunun ötesinde, açık yargı üzerinden yürütülen operasyonlara kadar birçok hukuk dışılık yaşandı.

Bunun nişanesi olabilecek, hukuka dönüşe işaret edebilecek birtakım adımların atılması bile toplumda “Hukuka dönülüyorsa eğer, barışa giden yolun artık kilometre taşları belli olmaya başladı” duygusu yaratabilir. Birinci kilometre taşı hukuktur. İkinci kilometre taşı ise hukuk alanından demokratikleşmedir.

Çünkü hem barışın hem toplumsal iyiliğin hem de toplumun kendi geleceğini görebilmesi ve geleceğinde irade sahibi olabilmesi için demokrasiye ihtiyaç var. Toplum, Meclis’in duvarında yazdığı gibi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyorsa, o egemenliği yaşayabileceği yegâne kurum ve işleyiş biçimi demokrasidir; demokratik yöntem ve araçlardır.

Bunun yerelden merkeze, merkezden yerele ve yatay bağlarla farklı kurumlar üzerinden demokratikleşmeyle beraber olması gerekir. Bu noktada şunu da unutmamamız gerekiyor: Biz hiçbir zaman kendimize Müslüman olmadık. Eğer başörtülüler bir hak ve özgürlük sorunu yaşıyorlarsa başörtülülerin yanında olduk. Adalet ve Kalkınma Partisi’ne 2007 yılında kapatma davası açıldığı zaman, o dönemdeki partimiz ısrarla bu kapatma kararının karşısında olduğunu, bunun yasalar ve Anayasa Mahkemesi üzerinden demokratik sisteme ve onun işleyişine bir müdahale olduğunu defalarca çizdi. Ondan sonraki dönemlerden de birçok örnek verebilirim.

‘BİZİM BİR TANE YERİMİZ VAR: DEMOKRATİK MÜCADELE ZEMİNİ’

Aynı şekilde bugün kayyum atanamıyorsa, farklı yöntemlerle ve araçlarla yerel yönetim iradelerine, seçilmişlere dönük birtakım tasarruflar kullanılıyorsa, şüphesiz ki bunu onaylamak mümkün değil. Özellikle bu kadar kritik bir dönüşüm süreci yaşanırken bunların paralelinde yürümesi, sürece sis bombası atmaktır.

O sis bombası, mağdurlarda “Öbür tarafta çok iyi şeyler oluyor” algısına yol açabiliyor. Düne kadar sürecin yabancısı, sürecin siyahı veya şeytanlaştırılmışları olarak görülen insanlar artık buna maruz kalmıyorlar. Bu da onların diğer tarafa geçtiği gibi bir algıya yol açabiliyor.

Bizim ise bir tane yerimiz var: Demokratik mücadele zemini, hukukun esas olması ve geri dönüşümsüz olarak her zaman inandığımız, geçmişte de savunduğumuz barışçıl ve demokratik çözüm yolu.

Dolayısıyla hiç kimsenin bizim durduğumuz yerden, duruşumuzdan kaygısı ya da şüphesi olmamalı. Kim bu ülkede haksız yere bir zorlukla karşılaşıyorsa, zulümle karşılaşıyorsa biz aynı zamanda onların sözcüsü durumundayız.

Uzun zamandır beklediğimiz, beklentisinde olduğumuz, talep ettiğimiz ve “Bu iş ancak böyle olur” dediğimiz bütün o kurumsal gövdesiyle, işleyişiyle ve muhataplıklarıyla olması gerektiğini düşündüğümüz durumun kapısı aralandı. Bir el uzatıldı. Ama o el bir elle, sadece protokol gereği tutulmadı; iki elle tutuldu. Bırakmamak üzere ve oradan yürüyen bir süreç varken adımların cömertçe atılması, özellikle 27 Şubat 2025’in önemiyle birlikte demokratik siyasal alandan toplumsal bünyeye kadar yeniden bir umudun harmanlanması ve harlanması oldu.

Cezaevinden çıkan bir siyasetçi olarak, toplumda özellikle Kürt meselesi ve demokrasi konusunda nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz? Sizce bugün 2019’a kıyasla ne değişti, ne değişmedi?

‘DEVLET EGEMEN, DEMOKRASİ ONUN HÜKMÜ ALTINDA KALDI’

Türkiye’nin belki kuruluşundan itibaren en önemli eksiklerinden bir tanesi devlet-demokrasi dengesi oldu. Devlet egemen, demokrasi adeta onun hükmü altında olan, sadece görüntüde işleyen ama sonuç belirleyici olma noktasında çoğu kez vesayet kurumlarının etkili olduğu bir mekanizma olarak yürüdü.

Demokrasiyi sürekli nefessiz bırakmak yönetenler açısından cazip gözükebilir. Ama sonuçları itibarıyla toplumun kendisini büyütebilme ve geliştirebilme kanallarını, toplumun her üyesinin o ülkenin yurttaşlığından kıvanç duyup duymadığını ve o ülkenin geleceğinde kendisini görüp göremediğini belirler. Özellikle çocuklardan gençlere kadar bu çok önemli. Onları uzun bir gelecek bekliyor. O uzun geleceği yaşayabilecekleri ülkenin gerçekten iyi soluklanabilecekleri, kendilerini serip serpilecekleri bir imkân ve vasat sunup sunmadığına bakarlar. Bulamadıklarını düşündükleri zaman 2023 bu konuda tayin edicidir.

Yüz binlerce gencin seçimlerin ertesinde artık son dayanma gücünü de kaybedip dışarıya doğru yönelmeleri böyle bir zamandı. Türkiye’deki ortalama bir gencin iş bulabilme imkânı nedir? O kentlerin ekonomi politiği insanlara gelecekte nasıl bir olanak sağlayabilir? Bunlar üzerine de konuşabiliriz. Ama biz burada daha çok bu işin doğasını konuşuyoruz.

Eğer bu sosyal doğada, siyasal doğada karşılık bulamıyorsanız yavaş yavaş bir uzaklaşma hâli olur. Demokrasiyi sadece sıradan bir seçme-seçilme ilişkisi, sadece parlamento ya da sadece yerel yönetimlerde adayları belirleme işi olarak görmemek gerekiyor. Hayatın bütün alanlarına sızması gereken sürekli bir istişare, sürekli bir müzakere hâlinden söz ediyoruz.

‘ASIL DEMOKRASİ TOPLUMUN ÖRGÜTLÜ HÂLE GELMESİDİR’

Toplumun her türden haklılığını temsil edebilmesi ve kendisini duyurabilmesi; düşünce ve ifade özgürlüğünden örgütlenme özgürlüğüne kadar bunun hayatın bütün alanlarında karşılık bulması gerekiyor. Aynı şeyi inanç için, kümeler için, katmanlar için, emek boyutuyla ve kadın boyutuyla düşünebilirsiniz.

Toplumun adeta örgütlü bir mekanizma, örgütlü bir beden hâline gelmesi asıl demokrasidir. O zaman demokrasi devletin de duyarlılığını talep eder ve belirleyici olanın toplumun kendisi olduğunu sürekli hatırlatır. Halk oyunu verirken kimseye beş yıllık bir devre mülk satmadı. “Ben sana beş yıl boyunca bu ülkeyi daha refaha çıkartabilecek, bu ülkedeki insanların daha mutlu olabilecekleri, kendilerini daha iyi hissedebilecekleri bir ülke istiyorum” dedi.

Az olanların da çok olanların da, temsiliyette daha fazla gücü olanların da imkânı daha az olanların da arasında siyasi rekabet olması anlamlıdır. Ama bu rekabetin müzakereci, verimli ve uzlaşma esaslı olması; çoğunlukçulukla değil, çoğulculukla işlemesi ve demokrasinin çoğulculukla hayat bulduğuna işaret etmesi gerekir.

Türkiye’nin bu konuda kat edeceği önemli mesafeler var. İspanya’da faşizmden sonra demokrasiye geçiş, demokratikleşmenin toplum tarafından hissedilmesi ve bürokratik aygıtların buna uyum sağlaması zaman aldı. Portekiz’de de Salazar faşizminden sonra benzer bir geçiş yaşandı. Kurumsal bünyelerden toplum bünyesine kadar demokratik iklimin yaşanması zaman alır. Türkiye için de bu söz konusu.

‘YURTTAŞ HAKLARIYLA YURTTAŞTIR’

Bizler bu işin bir günde olmayacağını bilebilecek kadar olgun insanlarız. Bu toplumun üyeleri yüksek bir ferasete sahiptir. O açıdan iyi bir hazırlık yapmak lazım. Taleplerimizi doğru, güçlü ve hakikaten en ücra yerlere ulaştırma gayesiyle bütün yöntem ve araçları kullanarak duyurma vaktidir.

Bununla beraber diri, etkili mücadele biçimleriyle bu talebimizi örgütleme ve bir etki gücüne, bir baskı gücüne dönüştürme zamanıdır. Yurttaşlık hukuku vardır. Yurttaş olmak sadece Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasına sahip olmak anlamına gelmiyor. Yurttaş haklarıyla yurttaştır, yurttaş özgürlükleriyle yurttaştır.

Yurttaş geleceğini hukuk üzerinden, başta hukuk olmak üzere, geleceğini güvende gördüğü zaman bir ülkede hukuk varsa demokratik işleyiş çok daha güçlü ve zengindir. Bir ülkede hukuk ve demokrasi varsa barışa çok fazla ihtiyaç yoktur; orada barış hâkimdir. Çünkü bunların olduğu yerde farklılıkların bir aradalığını ve uzlaşmasını, birbirleriyle hürmet bağlarını kurmasını zenginleştirebilecek koridorlar ve kanallar vardır.

Cezaevinde geçirdiğiniz yıllardan sonra bugün Türkiye’ye dair umudunuz hangi noktada? İnsanlara, özellikle gençlere vermek istediğiniz mesaj nedir?

‘TOPLUMDAKİ DUYGU DURUMUNU GÜÇLENDİRMEMİZ GEREKİYOR’

Duygu durumu çok önemli. Toplumdaki hâkim duygu durumu çok önemli. Geçmişte toplumun duyguları törpülendi. Hissiyat törpülendi. Bütün zor dönemlerde olduğu gibi bir tür duyarsızlaştırma geliştirildi.

Nasıl ki benim dokunma duyumun buradan kaybolması için buradaki sinirin kesilmiş olması gerekiyorsa, sistem itaati ve sadakati talep ederken de hissizleştirme yapıyor. Toplumun buradaki duyuyu buraya aktarabileceği kanalları giderek buduyor. Budadığı için de artık burasına dokunulduğu zaman oraya gelen duyuyu hissetmiyor.

Bizim o duygu durumunu güçlendirmemiz gerekiyor. Bir de toplumda bir çürüme hâli var. Çürüme bayağı zorlu bir durumdur. Ama bütün bir bünye çürüdü diye düşünmüyoruz. Bir değer erozyonu olduğunu görüyoruz.

O değer erozyonunu görüyorsak, o kirli, zehirli ve daha sonrasında yaranın devamlı işlemesine yol açan kısmı, cerrahide yaptığımız gibi, taze ve sağlıklı dokuya ulaşıncaya kadar zımparalarsınız. Ondan sonra güzelce bakımını yapar ve iyileşmeyi sağlarsınız.

‘UMUDU BÜYÜTMEK, GÜVENİ ARTIRMAK GEREKİYOR’

Bizim de toplumda o iyileşmeyi sağlayabilmemizin yegâne yolu, hakikaten bu toplumdaki değerleri giderek güçlendirmek. Nasıl ki örgütleniyorsak, aynı zamanda bu bir değer örgütlenmesi, bir duygu örgütlenmesi olacak. Toplumda bunu güçlendirecek adımlar atmak gerekiyor.

Nedir? Umudu büyütmek gerekiyor. Güveni artırmak gerekiyor. Umut, sevgi, sevebilmek gerekiyor. Sevgi üzerinden kini ve nefreti tahliye edebiliriz. Vücudumuzdan o zehirli atıkları atmamız, bünyemizden uzaklaştırmamız kolaylaşır diye düşünüyorum.

Ben bu ülkeye güveniyorum. Bu topluma, bu insanlara güveniyorum. Bu insanlar derken 86 milyondan bahsediyorum. Bugüne kadar yaşamış oldukları bütün, bir kısmı ayıplı olaylara ve olgulara kadar kendisini damıtabilme, kendisini rafine edebilme, kendisini imbikten geçirebilme erdemine ve bilgeliğine sahip, uzun bir tarihsel arka planı olan bir durumdan bahsediyoruz. Ama bu arka plana sadece yaslanıp kalmayacağız.

‘GÜZEL YARINLAR HEPİMİZİN EMEĞİYLE VE İRADESİYLE OLABİLİR’

Ortak gelecek düşünüyorsak doğudan batıya, güneyden kuzeye, bunu sadece Türkiye ile sınırlı düşünmemek gerekir. Çünkü Kürt coğrafyası Türkiye’nin üç bir tarafını sarmış durumda. Kürdistan’ın diğer parçaları da dâhil olmak üzere, Türkiye, Kürdistan da dâhil olmak üzere hepsiyle dostlukla ve dayanışmayla birçok zorluğun aşılabileceğini düşünüyorum.

Halka güveniyorum. Halkın bu konudaki ferasetine kaba bir popülizmle, yani bir övgüde bulunmuyorum. Çünkü zor zamanlardan çıkabilmeyi becerebilmiş büyük bir bünyeden bahsediyoruz.

O yüzden önümüzdeki zorlukları ortak iradeyle, siyasetin uzlaşma ve müzakere çabaları üzerinden, toplumun da kendini onarma ve yaralarını sarabilme ehliyeti üzerinden aşabileceğimize inanıyorum. Güzel yarınlar hepimizin emeğiyle ve iradesiyle olabilir. Bunu bilerek önce kendimizden başlayarak, önce ben kendimden başlayacağım.

Herkes bir hesaplaşma güdecekse, bir yarın hayali kuracaksa önce kendisiyle bu rafinasyona başlayacak ve hemen kucaklaşmaya, tokalaşmaya hazır bir ele, bir bireye yönelecek diye düşünüyorum.