Wengrow'dan Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek yazısı

 Arkeoloji Profesörü David Wengrow, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ne destek veren bir yazı kaleme aldı. 

David Wengrow'un yazısı şöyle:

"Dünya tarihinin bu önemli ânı üzerine düşünmemi istediğiniz için teşekkür ederim. 7 Mart 2014’te, merhum antropolog David Graeber, Abdullah Öcalan’ın 'Demokratik Uygarlık Manifestosu: Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı' adlı eserine yazmakta olduğu önsözün bir taslağını bana e-postayla gönderdi. O sırada Kürdistan’daydım; Zagros Dağları’nın eteklerinde, İran ile Irak arasındaki sınıra yakın bir yerde, Halepçe kasabası yakınlarında arkeolojik saha çalışması yürütüyordum.

Graeber’ın 'bir zamanlar kadınlarının insan uygarlığına eşi benzeri görülmemiş katkılarda bulunduğu, ancak o zamandan beri imparatorluğun kanlı bir oyuncağına indirgenmiş bir bölgenin tarihsel trajedisi' üzerine düşüncelerini okumak için doğru yerdeydim. Oradaki kendi araştırmalarım, Öcalan’ın yazılarının ataerkil uygarlığa alternatiflerin köklerini aradığı Neolitik geçmişe odaklanıyordu. Batıda, Karadağ'ın Darband-i Gawr (Kafir Geçidi) silsilesinde, bu sonraki uygarlığın kadim bir izi bulunmaktadır. Bu, kayaya oyulmuş, dağlık bölge halkını korkunç bir Leviathan misali ayakları altında ezen bir kralın anıtsal figürüdür. Bu kabartma dört bin yıldan daha eskiye tarihleniyor; bu da herhangi birinin başka birinin ayağı altında kalması için oldukça uzun bir süre. Yaklaşık beş bin yıl önce Orta Doğu’da ilk kez ortaya çıkan bu baskı sistemleri, o zamandan beri sürekli olarak şu ya da bu biçim altında yeniden ortaya çıkmaktadır. Pek çok insan için 'uygarlık' sözcüğünün anlamı da bu hâle gelmiştir (George Orwell’in ifadesini ödünç alacak olursak, 'bir insanın suratına sonsuza dek basan bir çizme').

Ancak insan toplumunun her yeni biçimi aynı zamanda kendine özgüdür. Birtakım teknolojik koşullar altında geliştirilmiş toplumsal biçimler, başka koşullar altında yeniden ortaya çıkabilir. Örneğin günümüzde, içinde bulunduğumuz dönemden 'yönetsel feodalizm' ya da kimi zaman 'tekno-feodalizm' çağı olarak söz etmek artık oldukça yaygındır. Bana göre Öcalan’ın temel entelektüel ve siyasal katkılarından biri, bu mantığın yalnızca tahakküm sistemleri için geçerli olmadığını öne sürmesidir. Aynı mantık, insan özgürlüğünün biçimleri için de geçerli olabilir. Bu yaklaşım çoğu zaman ütopik ya da idealist bir görüş olarak değerlendirilir. Benim gibi bir üniversite akademisyeninin bu tür fikirleri dikkate almaya dahi kalkışması, meslektaşlarının alayını hemen üzerine çekmek anlamına gelir. Öcalan’a göre Neolitik dönem, Ana Tanrıçalar'ın doğduğu yerdir. Üniversiteler ise onların öldükleri yerdir.

Neden? Hiçbir ciddi araştırmacı, Ortadoğu’daki Neolitik dönemin modern dünyayı şekillendiren maddi yeniliklerin kaynağı olduğunu inkâr etmez: bitki yetiştiriciliği ve hayvan yetiştiriciliğinden dokuma, metalürji, mutfak kültürü ve mimarlık tekniklerine kadar her şey, kentsel yaşamın temellerini oluşturmuştur. Bu tür yenilikler, kendilerinden sonra gelen krallıkların, imparatorlukların ve ulus-devletlerin kapladığı bölgelerden çok daha geniş alanlara yayıldı; onları yönlendirecek herhangi bir zorlama aygıtı ve ilerlemelerini sağlayacak kayda değer bir maddi altyapı olmaksızın.

'Toplumsal ilişkiler'in; piyasanın veya 'büyüme' mantığının dışında bir anlam taşıyabildiği, ancak toplumların aynı zamanda kıtalar boyunca yayılabildiği bu dünyayı yaratan nasıl bir zihniyetti? Bunu neden bütünüyle unuttuk?

Benden üzerine düşünmemi istediğiniz Ortadoğu’daki bu kritik anın trajik bir anlamı var. Çünkü dünyanın bu bölgesi, insanlığın en kalıcı kültürel devrimlerinin gerçekleştiği yer olduğu kadar, aynı zamanda bu devrimlerin ilk kez bir zorlama ve sömürü aygıtının hizmetine sunulduğu yerdir. Bu durum, yerel halkın büyük çoğunluğu açısından, tarihteki en uzun süreli kesintisiz istila, ilhak ve sömürü deneyimi anlamına gelmiştir: dört bin yılı aşkın bir süre boyunca 'imparatorluğun kanlı bir oyuncağı.' 

Bugün burası aynı zamanda 'maskeli tanrılar'ın maskelerinin düştüğü, kralın artık kılık değiştirmediği ve mevcut dünya düzenimizin gerçek, sarsıcı yüzünü açıkça gösterdiği bir yerdir. Öyleyse Öcalan’ın, tam da aynı yerde, dünyada var olmanın bu biçiminin gerçekten elimizdeki tek seçenek olup olmadığını nihayet kesin olarak keşfedebileceğimiz yönündeki temel savına karşı çıkmak zor görünüyor. Beni düşüncelerimi paylaşmaya davet ettiğiniz için bir kez daha teşekkür ederim."