Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının Saros Körfezi, Gökçeada, Bozcaada ve Edremit açıklarını “Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı” (YEKA) aday bölgeleri ilan etmesinin ardından, Kuzey Ege’de deniz üstü rüzgâr enerjisi projeleri gündeme geldi.
Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Deniz Üstü Rüzgar Enerjisinden Sorumlu Başkan Yardımcısı Ufuk Yaman, WindEnergy Hamburg kapsamında düzenlenen oturumda, Kuzey Ege’de 3,5 ila 4,5 gigavatlık deniz üstü rüzgar enerjisi potansiyeli bulunduğunu açıkladı. Dünya Bankası ve Avrupa Birliği kapsamında 8 milyon euroyu aşan hibe desteğiyle yürütülen çalışmaların Marmara ayağının büyük ölçüde tamamlandığı ve çalışmaların Kuzey Ege’ye yöneldiği belirtildi.
Bakanlığın söz konusu bölgeleri YEKA aday alanları ilan etmesini değerlendiren Ege Çevre ve Kültür Derneği (EGEÇEP) Sözcüsü Seher Gacar, konuya ilişkin ajansımıza konuştu.
‘YENİLENEBİLİR OLMASI OTOMATİK OLARAK ÇEVRE DOSTU YAPMAZ’
Enerji politikalarının yalnızca hangi kaynaktan elektrik üretileceği üzerinden tartışılmasını eleştiren Seher Gacar, bir kaynağın yenilenebilir olmasının, yapılan her yatırımı kendiliğinden çevre dostu kılmayacağını belirterek şunları söyledi:
“Enerji ihtiyacı gerekçe gösterilerek ormanların, tarım alanlarının, meraların ve kıyıların ardından şimdi de denizlerin enerji yatırımlarına açılması sorgulanmalıdır. Enerjinin kaynağı kadar nerede, nasıl, ne kadar, kimin için ve hangi ekolojik bedeller karşılığında üretildiği de önemlidir. Asıl mesele, enerjinin kimin için, ne için ve hangi bedellerle üretildiğidir.”
‘DENİZ EKOSİSTEMİ BÜTÜNCÜL ELE ALINMALI’
Deniz üstü Rüzgar Enerji Santrallerinin (RES) yalnızca su yüzeyindeki türbinlerden ibaret olmadığını belirten Seher Gacar, türbin temellerinin inşası, denizaltı kabloları, bakım ve ulaşım faaliyetleri ile kıyı altyapılarının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Projelerin inşaat ve işletme aşamalarında ortaya çıkabilecek su altı gürültüsü, deniz canlılarının üreme alanlarının tahrip edilmesi, balıkların göç davranışlarının değişmesi ve deniz kuşları üzerindeki olası etkilerin bağımsız bilim insanları tarafından araştırılması gerektiğini vurgulayan Seher Gacar, kapsamlı bilimsel incelemelerin önemine dikkat çekti.
Kuzey Ege’nin halihazırda ağır sanayi, limanlar, deniz ulaşımı ve turizm baskısı altında olduğuna işaret eden Seher Gacar, bölgedeki ekolojik taşıma kapasitesinin sınırsız olmadığını ve her projenin kümülatif (birikimli) çevresel etkilerinin hesaplanması gerektiğini söyledi.
‘SADECE YENİ YATIRIMLARA ODAKLANMAK DOĞRU BİR POLİTİKA DEĞİLDİR’
Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) verilerine atıfta bulunan Seher Gacar, Türkiye’nin toplam kurulu gücünün en yüksek anlık elektrik talebinin iki katını aştığını hatırlatarak şunları söyledi:
“Rüzgar ve güneş gibi kaynakların üretim değişkenliği elbette biliniyor. Ancak bu durum, mevcut kapasitenin nasıl kullanıldığının ve sürekli yeni santral yatırımlarına neden ihtiyaç duyulduğunun sorgulanmasını ortadan kaldırmaz. Sanayi üretiminin niteliği, enerji yoğun sektörlerin tüketimi, verimlilik ve iletim kayıpları tartışılmadan sadece yeni yatırımlara odaklanmak doğru bir planlama değildir. Fosil yakıtların yerine yenilenebilir kaynakların geçirilmesi, mevcut üretim ve tüketim ilişkileri değişmediği sürece tek başına ekolojik bir dönüşüm değildir.”
‘ÜRETİM MALİYETİNİN DÜŞMESİ İLE YURTTAŞIN UCUZ ELEKTRİK KULLANMASI AYNI ŞEY DEĞİL’
Bakanlığın deniz üstü RES’lerin elektrik maliyetlerini düşüreceği yönündeki söylemlerine de değinen Seher Gacar, yatırımların kamuya maliyeti, alım koşulları, teşvikler ve faturalara yansımasının şeffafça açıklanması gerektiğini ifade etti.
Üretim maliyetinin düşmesiyle yurttaşın ucuz elektrik kullanmasının aynı şey olmadığını belirten Seher Gacar, deniz ekosistemine verilen zararın ve yerel balıkçılığın uğrayacağı kayıpların da ekonomik hesaplamalara eklenmesi gerektiğini vurguladı.
‘YEREL HALK KARAR SÜREÇLERİNE DAHİL EDİLMELİ’
Denizlerin sadece şirketlerin yatırım sahası olmadığını, aynı zamanda balıkçıların geçim kaynağı ve tüm canlıların ortak yaşam alanı olduğunu belirten Seher Gacar, projelerin yer seçiminden itibaren balıkçıların, yerel halkın, belediyelerin, meslek odalarının ve ekoloji örgütlerinin görüşlerinin alınması gerektiğini söyledi. ÇED süreçlerinin yalnızca yatırımların önünü açan idari işlemler olarak görülmemesi gerektiğinin altını çizdi.
‘DENİZLERİN KORUNMASI ANAYASAL BİR YÜKÜMLÜLÜKTÜR’
EGEÇEP olarak enerji politikalarının yalnızca üretim kapasitesinin artırılması ve yeni yatırım alanlarının açılması üzerine kurulmasına karşı çıktılarını ekleyen Seher Gacar, Anayasa’nın 56. maddesindeki “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı” ve Türkiye’nin taraf olduğu Bern ile Barselona sözleşmelerini hatırlatarak sözlerini şöyle tamamladı:
“YEKA aday alanlarının belirlenmesi, bu alanlarda gerçekleştirilecek yatırımların çevresel açıdan uygun olduğu anlamına gelmez. İklim krizine karşı mücadele ederken biyolojik çeşitliliği ve deniz ekosistemlerini gözden çıkaramayız. Doğanın bir bölümünü korumak adına başka bir bölümünü feda etmek çözüm değildir.
Denizlerimiz, şirketlerin sınırsız kullanımına açık yatırım sahaları değil, korunması gereken ortak yaşam alanlarımızdır.”