Lozan Antlaşması’nın ikinci yüzyılına girilirken, Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik kırılmalar yüz yıl önce kurulan düzeni yeniden tartışmaya açıyor. Gazze’den Suriye’ye, Irak’tan İran’a uzanan gelişmeler, ulus-devlet modeli, egemenlik anlayışı ve halkların siyasal statüsüne ilişkin tartışmaları derinleştirirken, Kürt meselesi de bu yeni dönemin en temel başlıklarından biri olarak öne çıkıyor. Prof. Jan Roj Yılmaz, Lozan’ın Kürtler açısından tarihsel mirası, değişen bölgesel dengeler, ulus-devlet modelinin geleceği ve yeni Ortadoğu denkleminde Kürtlerin konumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Antlaşmanın imzalandığı dönemdeki bölgesel dengeler ile bugünün dinamikleri arasındaki en temel fark nedir?
Lozan’ın imzalandığı 1923 yılında Ortadoğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması sonrasında Britanya ve Fransa’nın emperyal çıkarları ile Ankara hükümeti arasında yeniden şekilleniyordu. Dönemin temel siyasal aktörleri halklar değil, savaşta galip gelen, askerî güç yoluyla kendisini kabul ettiren ya da dönemin jeopolitik koşullarından yararlanarak yeni statüler kazanan devletlerdi. Masada belirleyici olan halkların özgür iradesi değil, büyük güçlerin stratejik çıkarları ve diplomatik pazarlık kapasitesiydi. Kürtler ve bölgenin diğer halkları, kendi geleceklerini belirleyen kurucu özneler değil, haklarında karar verilen topluluklar konumundaydı. Bu süreç sonunda Kürdistan’ın farklı devletler arasında bölünmüş statüsü uluslararası hukuk bakımından pekiştirildi ve Kürtler, kendi ulusal devletine sahip olmayan en büyük uluslardan biri hâline geldi.
Bu nedenle Lozan’ın temel ilkesi, Wilsoncu anlamda halkların kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon) değil, Westphalyacı devlet egemenliğinin yeniden tahkim edilmesiydi. Sevr’de son derece koşullu ve emperyal denetime bağlı biçimde de olsa Kürtlerden ayrı bir siyasal topluluk olarak söz edilmişti. Lozan’da ise Kürtlerin ve Kürdistan’ın adı tamamen ortadan kaldırıldı. Böylece Kürt meselesi uluslararası bir statü ve self-determinasyon sorunu olmaktan çıkarılarak Türkiye, Irak ve Suriye başta olmak üzere bölge devletlerinin “iç meselesi” olarak yeniden tanımlandı. Bu yönüyle Lozan, yalnızca yeni sınırları tanıyan bir antlaşma değil, aynı zamanda devlet egemenliğini halkların kolektif haklarının önüne yerleştiren yeni uluslararası düzenin kurucu belgelerinden biri oldu.
Bugün ise Ortadoğu, 1923’e kıyasla çok daha parçalı, çok katmanlı ve çok aktörlü bir güç alanıdır. Bölgenin geleceğini artık yalnızca Londra ve Paris değil; ABD, Rusya, Çin, Avrupa Birliği, İran, Türkiye, İsrail ve Körfez ülkeleri de etkilemektedir. Devlet dışı silahlı aktörler, bölgesel yönetimler, yerel idareler ve ulus-aşırı siyasal hareketler de bu denklemin önemli unsurları hâline gelmiştir. En temel değişim, egemenliğin artık yalnızca merkezî devlete ait, bölünmez ve mutlak bir gerçeklik olmamasıdır. Irak’ın uluslararası sınırları korunmaktadır; ancak egemenlik Bağdat, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, diğer siyasal aktörler ve dış güçler arasında paylaşılmaktadır. Suriye’nin uluslararası sınırları tanınmakla birlikte devlet otoritesinin kapsamı, meşruiyeti ve merkez-çevre ilişkileri hâlâ tartışmalıdır.
Dolayısıyla 1923’te büyük güçler sınırlar çizerek merkezî devletler inşa ediyordu; bugün ise aynı sınırlar büyük ölçüde korunurken bu devletlerin egemenliği giderek daha fazla parçalanmakta, paylaşılmakta ve tartışmaya açılmaktadır. Kürtler de Lozan döneminin diplomatik nesnesi olmaktan çıkarak bölgesel yönetimleri, parlamentoları, belediyeleri, silahlı güçleri, diasporası ve uluslararası diplomatik ilişkileri bulunan önemli bir siyasal aktöre dönüşmüştür. Ancak Kürtler hâlâ yeni bölgesel düzeni kuran tam ve egemen bir kurucu özne konumuna ulaşmış değildir. Dolayısıyla 1923 ile bugün arasındaki en temel fark, Kürtlerin ve diğer bölge halklarının artık tamamen görünmez olmamaları ve giderek daha fazla siyasal özne hâline gelmeleridir. Buna rağmen, devlet merkezli bölgesel düzeni demokratik biçimde dönüştürecek eşit siyasal statüye ve kendi geleceklerini uluslararası hukuk bakımından özgürce belirleyebilecek siyasal, kurumsal ve diplomatik kapasiteye henüz tam anlamıyla ulaşabilmiş değillerdir.
Suriye ve Irak’taki mevcut krizler göz önüne alındığında, Lozan ile çizilen sınırların sürdürülebilirliği kalmış mıdır?
Bu soruya cevap verirken öncelikle tarihsel bir ayrım yapmak gerekir. Ortadoğu’daki bütün sınırlar Lozan’da çizilmedi. Irak, Suriye ve Filistin’in siyasal düzeni San Remo Konferansı, manda sistemi, Sykes-Picot sonrasındaki İngiliz-Fransız düzenlemeleri ve daha sonraki ikili antlaşmalarla şekillendi. Türkiye-Irak sınırı bile Lozan’da kesinleşmedi; Musul sorunu ancak 1926 Ankara Antlaşması ile çözüldü. Dolayısıyla Lozan’ın tarihsel rolü, bütün sınırları çizmekten ziyade Türkiye merkezli post-Osmanlı düzenini uluslararası hukuk bakımından tanımak ve meşrulaştırmaktı.
Bugün bana göre temel mesele yalnızca sınırların kendisi değil, bu sınırlar üzerine inşa edilen siyasal düzenin meşruiyetidir. Bu sınırlar büyük ölçüde emperyal güç dengeleri içerisinde oluşturuldu; bölge halklarının özgür iradesinin ürünü değildi. Bu nedenle tartışılan yalnızca coğrafi sınırlar değil, bu sınırların dayandığı egemenlik anlayışıdır.
Uluslararası sistem de bu konuda tutarlı davranmamaktadır. Yugoslavya’nın dağılması, Güney Sudan’ın bağımsızlığı ve Doğu Timor örneklerinde sınır değişikliklerini destekleyen uluslararası aktörler, Ortadoğu söz konusu olduğunda mevcut sınırların korunmasını savunmaktadır. Bunun nedeni uluslararası hukukun evrensel ilkelerinden ziyade büyük güçlerin jeopolitik çıkarları ve bölgede kurdukları güvenlik düzenidir. Irak, Suriye, Türkiye veya İran sınırlarının değişmesi yalnızca bir devleti değil, bütün bölgesel güç dengesini yeniden tartışmaya açacağı için mevcut statüko korunmaktadır.
Bununla birlikte bu devletlerin egemenliği artık eskisi kadar mutlak değildir. Irak bunun en açık örneğidir. Federal anayasal yapı, Kürdistan Bölgesi’nin varlığı ve ihtilaflı bölgeler klasik üniter egemenlik anlayışını fiilen dönüştürmüştür. Suriye’de ise uzun yıllara yayılan savaş, merkezî devletin ülke üzerindeki mutlak egemenliğinin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. Devletler uluslararası hukuk bakımından varlıklarını sürdürseler de egemenlik giderek farklı siyasal aktörler arasında paylaşılmaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca “Lozan sınırları değişecek mi?” sorusu değildir. Bugün Ortadoğu’da hem sınırlar hem de egemenlik yeniden tartışılmaktadır. Sorun yalnızca haritaların değişip değişmeyeceği değildir; aynı zamanda mevcut sınırların tarihsel ve demokratik meşruiyeti ile bu sınırlar içinde yaşayan halkların kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkıdır. Eğer bir devlet sınırlarını sürekli askerî operasyonlarla, olağanüstü hâl rejimleriyle, zorunlu göçlerle, demografik mühendislikle ve kimlik inkârıyla koruyabiliyorsa, hukuken varlığını sürdürse bile siyasal meşruiyeti giderek aşınır.
Bu nedenle Ortadoğu’nun yaşadığı kriz hem bir sınır krizi hem de bir egemenlik krizidir. Tartışılan yalnızca mevcut haritaların korunup korunmayacağı değil; bu haritaların hangi demokratik meşruiyete dayanacağı ve Kürtler başta olmak üzere bölgenin halklarının bu siyasal düzenin eşit kurucu özneleri olarak tanınıp tanınmayacağıdır.
Bölgedeki kırılmalar, Kürtlerin mevcut konumunu ve stratejik önemini nasıl etkiliyor?
Bölgesel kırılmalar Kürtlerin jeopolitik önemini artırırken siyasal güvencesizliğini de derinleştiriyor. Aslında bugün yaşanan temel paradoks budur. Kürdistan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin kesişme noktasında yer almaktadır. Enerji kaynakları, su havzaları, ticaret koridorları, sınır güvenliği ve bölgesel askerî dengeler bakımından Ortadoğu’nun en kritik jeopolitik alanlarından biridir. Bu nedenle bugün Ortadoğu’da yaşanan hiçbir büyük dönüşüm Kürtleri tamamen dışlayarak gerçekleştirilemez. Kürtler hâlâ bölgesel siyasetin nesnesi olmaya devam etseler de aynı zamanda onun en önemli aktörlerinden biri hâline gelmişlerdir.
Bunu son yirmi yılda açık biçimde gördük. Irak Kürdistanı anayasal ve kurumsal bir statü kazandı. Rojhilat’ta Kürtler, özellikle örgütlü siyasal yapıları ve toplumsal mobilizasyon kapasiteleriyle İran siyasetinin önemli aktörlerinden biri olmayı sürdürmektedir. Rojava’da ise iç savaşın yarattığı koşullarda yerel yönetim, kadınların siyasal temsili ve çok kimlikli yönetişim bakımından dikkat çeken bir deneyim ortaya çıktı. IŞİD’e karşı verilen mücadelede Kürt güçleri uluslararası güvenlik mimarisinin en önemli ortaklarından biri hâline geldi. Türkiye’de ise Kürt seçmen ve siyasal hareket, hem yerel hem de ulusal siyasette iktidar dengelerini etkileyebilen belirleyici bir aktör konumundadır.
Ancak stratejik önem ile siyasal statü aynı şey değildir. Kürt tarihinin en önemli derslerinden biri budur. Büyük güçler belirli dönemlerde Kürtlerle askerî veya taktik iş birliği yapabilir; fakat bu iş birliği Kürtlerin kolektif siyasal haklarını ya da kendi kaderini tayin hakkını destekleyecekleri anlamına gelmez.
Lozan süreci bunun ilk büyük örneklerinden biridir. Britanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecinde Kürtlerle çeşitli ilişkiler geliştirmiş olsa da nihayetinde Türkiye ile kuracağı ilişkileri ve Irak’taki stratejik çıkarlarını Kürtlerin self-determinasyon talebinin önünde tuttu. Benzer biçimde 2017’de Irak Kürdistanı’nda yapılan bağımsızlık referandumunda halk ezici çoğunlukla bağımsızlığa “evet” dedi; buna rağmen ABD ve diğer başlıca uluslararası aktörler mevcut statükonun korunmasını tercih etti. Ardından Kürtler Kerkük ve bazı tartışmalı bölgelerden çekilmek zorunda kaldı. Benzer bir durum Rojava’da da yaşandı. Kürtler IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonun en önemli ortaklarından biri olmalarına rağmen, bu askerî ortaklık Kuzey ve Doğu Suriye’nin siyasal statüsüne ilişkin kalıcı uluslararası güvencelere dönüşmedi. Bütün bu örnekler, jeopolitik değer ile uluslararası siyasal destek arasında otomatik bir ilişki bulunmadığını göstermektedir.
Bugün Kürtlerin karşı karşıya olduğu en büyük risk, bölgesel güç rekabetinin bir parçası hâline gelmeleridir. Bu nedenle Kürtlerin sorması gereken temel soru “Hangi büyük güç bizim müttefikimiz olacak?” değildir. Asıl soru şudur: Kürtler kendi aralarındaki rekabeti, parti merkezli siyaseti ve dış bağımlılıkları aşarak ortak bir ulusal-demokratik irade oluşturabilecekler mi?
Kürtlerin gerçek stratejik gücü yalnızca askerî kapasitesi, doğal kaynakları veya jeopolitik konumu değildir. Kalıcı güç; demokratik kurumlar, hukukun üstünlüğü, ekonomik sürdürülebilirlik, güçlü ve özerk bir Kürt sivil toplumunun inşası, kadınların ve farklı toplumsal kesimlerin eşit temsili, ortak diplomasi ve Kürtler arası çatışmayı reddeden ortak bir siyasal sözleşmeyle mümkün olabilir.
Kürtler tek bir parti ya da tek bir ideoloji etrafında birleşmek zorunda değildir. Ancak birbirlerinin siyasal varlığını meşru kabul etmek, ortak kazanımları korumak ve bölgesel güçlerin Kürtler arasındaki rekabeti kendi çıkarları için kullanmasına izin vermemek konusunda ortaklaşmak zorundadır. Bölgesel kırılmalar Kürtlere tarihsel fırsatlar sunmaktadır; fakat bu fırsatların kalıcı siyasal kazanımlara dönüşmesi, büyük güçlerin tercihinden çok Kürtlerin kendi demokratik, kurumsal ve toplumsal kapasitesine bağlı olacaktır.
Ortadoğu’da yüz yıllık “ulus-devlet” modeli iflas mı ediyor, yoksa yeni biçimler alarak devam mı edecek?
Ben “ulus-devletin sona erdiği” görüşüne katılmıyorum. Bu yaklaşım, hem uluslararası sistemi hem de son yıllardaki küresel siyasal gelişmeleri yeterince açıklayamıyor. 1990’larda küreselleşmenin ulus-devleti aşındıracağı ve egemenliğin giderek ulusüstü yapılara devredileceği öngörülüyordu. Ancak Brexit (Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması), yükselen ekonomik korumacılık, ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve giderek sertleşen jeopolitik bloklaşmalar, ulus-devletin uluslararası sistemin temel siyasal birimi olmayı sürdürdüğünü gösterdi. Bugün dünya düzeni büyük ölçüde egemen devletler üzerine kuruludur.
Fakat bu, yüz yıl önceki ulus-devlet modelinin değişmeden devam ettiği anlamına gelmiyor. Dönüşen şey devletin kendisi değil; tekçi, merkeziyetçi ve homojen toplum varsayımına dayanan klasik ulus-devlet anlayışıdır. Ortadoğu’da iflas eden ulus-devlet değildir; bu ulus-devlet modelidir.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin hiçbiri etnik, dilsel, dinsel veya mezhepsel bakımdan homojen toplumlar değildir. Buna rağmen bu devletlerin kuruluş ideolojileri, toplumsal çeşitliliği anayasal ortaklık temelinde tanımak yerine tek bir kurucu kimliği esas aldı. Bu yaklaşım uzun süre devlet inşasının aracı olarak görüldü; ancak bugün aynı model giderek daha derin meşruiyet krizleri üretmektedir.
Lozan bu bakımdan yalnızca bir sınır antlaşması değildir; aynı zamanda belirli bir siyasal düzenin uluslararası hukuk bakımından tanınmasının da ifadesidir. Antlaşmanın azınlık rejimi esas olarak gayrimüslim topluluklar üzerinden kurgulandı. Kürtler Müslüman kabul edildikleri için ayrı bir halk veya kolektif siyasal topluluk olarak tanınmadılar. Böylece Kürt dili, kimliği ve kolektif hakları uluslararası azınlık koruma mekanizmalarının dışında bırakıldı. Bu nedenle Lozan, yalnızca sınırları değil, aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağını da belirleyen bir siyasal çerçeve oluşturdu. Bu yönüyle Lozan, farklı kimliklerin eşit kurucu ortaklar olarak tanınmasından ziyade, mevcut devletlerin ulusal bütünlüğünü esas alan bir egemenlik anlayışını kurumsallaştırdı.
Bugün Irak’taki federal yapı, Suriye’de devam eden ademimerkeziyet tartışmaları ve bölgenin birçok ülkesinde güçlenen yerel yönetim talepleri gösteriyor ki Ortadoğu artık tek merkezli ve tek kimlikli devlet anlayışıyla yönetilemiyor. Buna karşılık devletler de ortadan kalkmıyor. Tam tersine sınır güvenliğini, ordularını, istihbarat kapasitelerini ve teknolojik denetim araçlarını daha da güçlendiriyorlar.
Kürt meselesi bu dönüşümün tam merkezinde yer almaktadır. Çünkü Kürtlerin kolektif siyasal statü talebi yalnızca bir azınlık veya kimlik meselesi değildir; Ortadoğu’da egemenliğin nasıl paylaşılacağına ilişkin temel anayasal ve siyasal sorulardan biridir. Bu nedenle Kürt meselesinin demokratik çözümü yalnızca Kürtlerin geleceğini değil, bölgedeki ulus-devlet modelinin geleceğini de doğrudan etkileyecektir.
Dolayısıyla ben ulus-devletin sona erdiğini düşünmüyorum. Sona yaklaşan şey, egemenliği tek merkezde toplayan, tek kimliği devletle özdeşleştiren ve toplumsal çeşitliliği bir güvenlik sorunu olarak gören klasik ulus-devlet anlayışıdır. Önümüzdeki dönemin temel siyasal mücadelesi; devletlerin varlığı, egemenliğin nasıl paylaşılacağı, farklı halkların eşit siyasal ortaklar olarak tanınıp tanınmayacağı ve demokratik çoğulculuğun hangi anayasal ilkeler üzerine inşa edileceği üzerine olacaktır.
Yeni bölgesel denklemde ve olası bir jeopolitik dönüşümde Kürtleri nasıl bir gelecek bekliyor?
Kürtlerin geleceğinin otomatik olarak bağımsızlığa doğru ilerlediğini söylemek de, mevcut sınırların sonsuza kadar değişmeden kalacağını iddia etmek de doğru değildir. Tarih hiçbir halka kendiliğinden özgürlük veya devlet vaat etmez. Siyasal sonuçları örgütlülük, güç dengeleri, kurumsal kapasite ve uluslararası koşullar belirler.
Bu nedenle Kürtlerin önünde birden fazla ihtimal bulunmaktadır.
İlk ihtimal, Kürtlerin yeniden bir güvenlik kuşağına indirgenmesidir. Bu senaryoda Kürt bölgeleri Türkiye’nin sınır güvenliği, İran’ın rejim güvenliği, Irak’ın toprak bütünlüğü, Suriye’nin yeniden merkezileştirilmesi ve Batılı devletlerin terörle mücadele stratejileri arasında sıkışır. Kürtler bir halk olarak değil, askerî tampon bölge, enerji kaynağı veya jeopolitik pazarlık unsuru olarak değerlendirilir. Bu, Lozan mantığının güncellenmiş biçimidir.
İkinci ihtimal, parçalı ve bağımlı özerkliklerdir. Irak Kürdistanı mevcut anayasal statüsünü korur, Kuzey ve Doğu Suriye’de belirli bir yerel yönetim modeli devam eder, Türkiye ve İran’daki Kürtler ise sınırlı kültürel ve siyasal haklar elde eder. Ancak bütün bu yapılar ekonomik, diplomatik ve askerî bakımdan merkezî devletlere ve dış güçlere bağımlı kalır. Bu model varlığını koruyabilir; fakat tam anlamıyla demokratik self-determinasyon üretmez.
Üçüncü ve daha dönüştürücü ihtimal ise çok merkezli demokratik Kürt self-determinasyonudur. Bu, mutlaka dört parçanın tek bir bağımsız devlette birleşmesi anlamına gelmez. Daha çok Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde anayasal tanınma, anadilinde eğitim ve kamu hizmeti, yerel ve bölgesel yasama yetkileri, doğal kaynaklardan adil pay, kadınların eşit siyasal temsili, sınır aşan ekonomik, kültürel ve toplumsal iş birliği ile ortak diplomatik koordinasyon geliştirmesi anlamına gelir.
Bunun yanında dördüncü bir ihtimalden de söz edilebilir. Özellikle Güney Kürdistan’da bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkması, bölgesel güç dengelerinde yaşanabilecek köklü değişimlere bağlı olarak tamamen dışlanabilecek bir senaryo değildir. Ancak bunun yakın gelecekte kendiliğinden gerçekleşeceğini düşünmüyorum. Böyle bir gelişme yalnızca Kürtlerin iradesine değil; Irak’ın iç siyasal dengelerine, Türkiye’nin, İran’ın ve Arap dünyasının yaklaşımına, uluslararası güçlerin tutumuna ve bölgesel jeopolitiğin dönüşümüne bağlı olacaktır. Böyle bir devletin kurulması hâlinde ise yalnızca Güney Kürdistan için değil, dört parça Kürdistan açısından da siyasal, ekonomik, kültürel ve diplomatik bakımdan önemli bir çekim merkezi oluşturma potansiyeli vardır. Bununla birlikte bağımsız bir devletin varlığı tek başına demokratik bir gelecek anlamına gelmez. Kalıcılığı ve meşruiyeti ancak hukuk devleti, çoğulculuk, demokratik kurumlar ve hesap verebilir yönetim üzerine kurulabildiği ölçüde mümkün olacaktır.
Bugün Kürt siyasal hareketlerinin programlarına ve resmî açıklamalarına bakıldığında da self-determinasyonun artık yalnızca bağımsız devlet veya yeni sınırlar üzerinden tanımlanmadığı görülmektedir. Daha çok bir halkın dili, eğitimi, ekonomisi, doğal kaynakları ve siyasal kurumları üzerinde demokratik biçimde karar verebilmesi olarak anlaşılmaktadır. Bu çerçevede bağımsızlık, self-determinasyonun yalnızca bir biçimidir; federalizm, bölgesel özerklik, konfederal iş birliği veya başka anayasal modeller de bu ilkenin farklı siyasal ifadeleri olarak dile getirilmektedir.
Ancak burada Kürt siyasetinin kendi iç sorunlarıyla da yüzleşmesi gerekir. Egemen devletlerin baskısını eleştirirken Kürt yönetimlerinin içindeki otoriterleşme, parti merkezli yönetim anlayışı, partizan güvenlik yapıları ve demokratik hesap verebilirlik sorunları görmezden gelinemez. Bir halkın özgürleşmesi yalnızca egemen elitin değişmesi değil, yönetim anlayışının demokratikleşmesi demektir.
Kanaatimce Kürtlerin geleceğini belirleyecek temel unsur, komşu devletlerin zayıflaması ya da büyük güçlerin desteğinden çok, Kürtlerin kendi demokratik, kurumsal ve toplumsal kapasitesini geliştirebilmesidir. Gerçek stratejik güç yalnızca askerî kapasite veya jeopolitik konumdan değil; güçlü demokratik kurumlar, hukukun üstünlüğü, kadınların eşit temsili, bağımsız sivil toplum, ortak diplomasi ve Kürtler arası çatışmayı reddeden ortak bir siyasal sözleşmeden doğacaktır.
İkinci yüzyılına giren Lozan, Kürtler açısından bugün ne anlam taşıyor?
Lozan, Kürtler açısından yalnızca geçmişte imzalanmış bir diplomatik antlaşma değildir. Bugün devam eden birçok siyasal, hukuki ve güvenlik sorununun kurucu momentlerinden biridir.
Lozan’ın Kürtler açısından en kalıcı sonucu, yalnızca bağımsız bir Kürt devletinin kurulmaması değildir. Daha temel sonuç, Kürtlerin uluslararası düzeyde ayrı bir siyasal topluluk olarak görünmez hâle getirilmesidir. Sevr’de son derece kusurlu, büyük güçlerin denetimine bağlı ve uygulanması belirsiz de olsa Kürtler ayrı bir siyasal topluluk olarak anılmıştı. Lozan’da ise Kürtlerin ve Kürdistan’ın adı tamamen ortadan kaldırıldı.
Bu sessizlik tesadüfi değildir. Kürt meselesi uluslararası bir self-determinasyon sorunu olmaktan çıkarılarak Türkiye, Irak ve Suriye başta olmak üzere bölge devletlerinin egemenlik alanına bırakıldı. İran, Lozan’ın doğrudan tarafı olmamakla birlikte ortaya çıkan bölgesel düzen, Kürt coğrafyasının dört devlet arasında bölünmüş statüsünü uluslararası düzeyde pekiştirdi.
Dolayısıyla Lozan’ın Kürtler açısından gerçek anlamı şudur: Kürtlerin kim olduğuna, hangi dili konuşabileceğine, hangi kolektif haklara sahip olacağına ve nasıl yönetileceğine Kürtlerin değil, egemen devletlerin karar vermesi ilkesi uluslararası düzeyde kurumsallaştırıldı.
Lozan sonrasında her devlet farklı yöntemler izledi. Türkiye uzun yıllar inkâr ve asimilasyon politikaları uyguladı. Irak’ta Araplaştırma, zorunlu göç, Enfal operasyonları ve kimyasal saldırılar yaşandı. Suriye’de çok sayıda Kürt onlarca yıl vatandaşlıktan mahrum bırakıldı. İran ise Kürtleri tarihsel ve kültürel olarak İran dünyasının parçası kabul ederken siyasal özerklik taleplerini güvenlik sorunu olarak değerlendirdi. Yöntemler farklı olsa da ortak nokta, Kürtlerin kolektif siyasal iradesinin egemenliğe tehdit olarak görülmesiydi. Bu nedenle Türkiye ile İran’ı basit biçimde “inkâr” ve “çeşitlilik içinde birlik” modelleri olarak karşılaştırmak yeterli değildir. Türkiye’deki inkâr ve asimilasyon politikaları tarihsel olarak son derece ağır sonuçlar doğurmuştur. Ancak İran’ın Kürtleri kültürel olarak “İranî” kabul etmesi de siyasal eşitlik anlamına gelmez. Sembolik içerme, kolektif siyasal hakların tanınması anlamına gelmediği gibi farklı bir merkezîleştirme biçimi de üretti. Bu nedenle Lozan’ın ikinci yüzyılındaki temel mesele, antlaşmanın yüz yıllık süreçte ürettiği siyasal eşitsizliklerin giderilmesi ve kurumsallaştırdığı etno-devlet mantığının aşılmasıdır. Başka bir ifadeyle sorun, yalnızca Lozan metni değil; onun meşrulaştırdığı tekçi egemenlik anlayışıdır.
İhtiyaç duyulan şey; Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Farsların, Ermenilerin, Süryanilerin, Dürzilerin, Türkmenlerin ve bölgenin diğer bütün halklarının eşit siyasal özneler olarak tanındığı; demokratik self-determinasyon, egemenliğin paylaşılması ve/veya çoğulcu anayasal yurttaşlık ilkelerine dayanan yeni bir Ortadoğu düzeninin ve yeni bir toplumsal sözleşmenin oluşturulmasıdır.