GÖRÜNTÜLÜ

Franco Cavalli: Aşırı sağın yükselişinde solun ideolojik zayıflığı büyük bir etken

Avrupa'da aşırı sağın yükselişinde solun yaşadığı ideolojik ve siyasi zayıflığın önemli bir etkisi olduğunu belirten İsviçreli siyasetçi Franco Cavalli, “Sol, halkın sorunlarına yanıt veremediğinde insanlar aşırı sağa yöneliyor” dedi.

FRANCO CAVALLI

Avrupa'da aşırı sağ ve ırkçı hareketlerin yükselişi, kıtanın siyasi geleceğine ilişkin kaygıları derinleştiriyor. Almanya'da AfD'nin güç kazanması, Fransa'da aşırı sağın siyasi etkisini artırması ve İtalya'da Giorgia Meloni hükümetinin politikaları, Avrupa'nın geleceğine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıyor. Ekonomik kriz, “göçmen krizi”, artan eşitsizlikler ve neoliberal politikaların yarattığı toplumsal hoşnutsuzluk ise aşırı sağın güçlenmesinde belirleyici etkenler arasında gösteriliyor.

Peki, Avrupa'da aşırı sağın yükselişinin arkasında hangi dinamikler bulunuyor? Sol hareketler neden bu yükselişe karşı güçlü bir alternatif oluşturamıyor? Kapitalizmin krizi ile faşist eğilimler arasında nasıl bir ilişki var?

Bu soruları İsviçreli siyasetçi ve hekim Franco Cavalli'ye yönelttik. Avrupa'daki gelişmeleri değerlendiren Cavalli, özellikle Almanya'daki silahlanma politikaları ile AfD'nin yükselişinin oluşturduğu tehlikeye dikkat çekti. Solun son otuz yılda neoliberal politikaları büyük ölçüde içselleştirdiğini belirten Cavalli, aşırı sağın güçlenmesinin temelinde ekonomik krizle birlikte solun yaşadığı ideolojik ve siyasi zayıflığın bulunduğunu söyledi.


‘FAŞİZMİN YÜZ YIL ÖNCEKİ HALİYLE BENZERLİKLER VAR’

Avrupa'da aşırı sağın yükselişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugün yaşananları yeni bir faşizm tehlikesi olarak tanımlamak mümkün mü?

Hem evet hem hayır. Bence birçok şeyi faşizm olarak adlandırırken dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü bunların bazıları, bir yüzyıl önce tanıdığımız gerçek faşizmle tam olarak örtüşmeyebilir. Ancak bugün yaşananlarla yüz yıl önce yaşananlar arasında çok sayıda benzerlik olduğu da açık.

Bu durum ülkeden ülkeye biraz farklılık gösterebilir. Ancak faşizmi ırkçılığa dayanan, ulusal nüfusa mutlak öncelik tanıyan ve otoriter bir devlet yapısı kurmayı hedefleyen bir ideoloji olarak tanımlarsak en azından temel ilkeler bakımından çok sayıda benzerlik bulunduğunu söylemek gerekir.

Bunu örneğin İtalya'da gördük. Meloni, henüz yalnızca partisinin lideriyken gerçekten faşist nitelikte söylemlerde bulunuyordu. Şimdi hükümette olduğu için söylemlerini oldukça yumuşattı. Ancak bunun ötesinde, özellikle Almanya, İspanya ve kısmen Fransa'yı düşündüğümüzde Avrupa'da geçmişte yaşanan faşizme çok benzeyen güçlü eğilimlerin bulunduğunu söylemek gerekiyor. Fransa'da çok güçlü bir sol halk hareketi bulunmasına rağmen bu eğilimler orada da mevcut.

‘SİLAHLANMIŞ BİR ALMANYA BENİ RUSYA'DAN DAHA FAZLA KORKUTUYOR’

Beni en çok korkutan ise doğal olarak Almanya. Çünkü Almanya, bir yandan ordusuna çok büyük yatırımlar yapmaya karar verdi. Avrupa'nın en güçlü ordusuna sahip olmak istediğini açıkladı.

Dolayısıyla yarın AfD iktidara gelirse ve çok güçlü bir orduya sahip Almanya'nın yönetimini devralırsa, bu doğal olarak son derece tehlikeli olacaktır. Hatta bugün Rusya tehdidi olarak adlandırılan durumdan çok daha tehlikeli olacaktır.

Ben, tepeden tırnağa silahlanmış bir Almanya'dan, bugün aslında oldukça zayıf olan ve Batı'ya saldırmakta hiçbir çıkarı bulunmayan Rusya'dan çok daha fazla korkuyorum.

‘FAŞİZM BÜYÜK SERMAYENİN DESTEĞİYLE ORTA SINIFTAN DOĞUYOR’

Bunun nedenlerine gelince, bence temel olarak orta sınıfı çok ağır biçimde etkileyen ekonomik krizin bir sonucuyla karşı karşıyayız. Faşizmin neredeyse her zaman büyük sermayenin desteğiyle orta sınıftan doğduğunu biliyoruz.

Bugün giderek daha fazla proleterleşen orta sınıf bir kriz yaşıyor ve bu durumu kabullenmiyor.

Öte yandan Avrupa solu, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana geçen son otuz yılda oldukça zayıfladı. Artık dayanabileceği bir modeli kalmadı. Ayrıca neoliberal karşı reformları da büyük ölçüde içselleştirdi.

Böylece sol merkeze doğru kaydı. Aslında benzer bir durum, belli ölçülerde yüz yıl önce de yaşanmıştı. Sol, proletaryanın ya da proleterleşen orta sınıfın sorunlarına artık yanıt veremediğinde bu insanlar aşırı sağa yöneliyor. Aşırı sağ ise gerçekte çözüm olmayan ama çözüm gibi görünen öneriler sunuyor.

Dolayısıyla Avrupa'da aşırı sağın yükselişini açıklayan iki temel etkenin ekonomik kriz ve solun zayıflığı olduğunu düşünüyorum. Bu iki unsur bir araya geldiğinde aşırı sağ güçleniyor.

‘SOLUN ZAYIFLIĞI AŞIRI SAĞA ALAN AÇIYOR’

Aslında bu soruya kısmen yanıt verdiniz. Yani solun bu zayıflığı Avrupa'da aşırı sağın yükselişini kolaylaştırıyor, öyle mi?

Kesinlikle, kesinlikle. Bunu birçok ülkede görüyoruz. Neredeyse doğrudan orantılı bir ilişki söz konusu. Örneğin İtalya, bunun çok tipik bir örneğidir.

İtalya'da sol çok güçlüydü. Avrupa'nın en güçlü Komünist Partisi oradaydı. Ancak Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından İtalya Komünist Partisi adeta kendi kendini yok etti. Bu durum, önce faşist bir partiye oldukça benzeyen Lega'nın, ardından da diğer aşırı sağ partilerin yükselişinin nedenlerinden biri oldu.

İtalya halkının önemli bir bölümü sorunlarının çözümünü Komünist Parti'de ve genel olarak solda görüyordu. Çünkü Komünist Parti'nin çevresinde başka sol partiler de vardı. Ancak sol neredeyse tamamen ortadan kayboldu. Komünist Parti'nin yerini alan yapı ise sosyal demokrat bile değildi; daha çok merkez siyasetin bir parçasıydı.

Kriz dönemlerinde insanlar merkezci çözümleri kabul etmiyor. Doğal olarak açık ve anlaşılır görünen çözümlere yöneliyorlar. Bu çözümler de genellikle net yanıtlar sunduğunu iddia eden partiler tarafından ortaya konuluyor. Eskiden bunu sol yapıyordu. Şimdi ise bu tür çözümleri daha çok aşırı sağ partiler sunuyor.

Biz bunların gerçek çözümler olmadığını biliyoruz. Ancak aç olduğunuzda, işinizi kaybettiğinizde, zorluklar yaşadığınızda bir umuda ihtiyaç duyarsınız. Böyle durumlarda bu öneriler size hiçbir şey olmamasından daha iyi görünebilir.

‘AŞIRI SAĞ, KRİZİN SORUMLUSU OLARAK GÖÇMENLERİ GÖSTERİYOR’

Sizin de belirttiğiniz gibi eşitsizlikler ve yaşam maliyetleri artıyor, sosyal haklar da giderek daha fazla tehdit altında. Buna rağmen halkın öfkesinin önemli bir bölümü soldan çok aşırı sağa yöneliyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz? Bunun kapitalizmin kriziyle nasıl bir ilişkisi var?

Bugünkü duruma baktığımızda Sosyalist Parti'nin adeta kendi kendini yok etmekte olduğunu görüyoruz. Sosyalist Parti'den çıkan Macron, büyük sermayenin müttefiki haline geldi ve krizin nedenlerinden biri oldu.

Bugün gördüğümüz durum, gelecek yıl yapılacak seçimlerde yaşanacakların da bir göstergesi.

Çok güçlü bir aşırı sağ var ve bütün sorunların göçmenlerden kaynaklandığını söylüyor. İnsan doğası her zaman bir açıklama arar. İnsanlar bir açıklama olmadan yaşayamaz. Ortada bir kriz varsa, bu krizin mutlaka bir sorumlusu olması gerektiğini düşünürler.

Eğer sol artık bu krizin sorumlularının kapitalistler ve zenginler olduğunu söyleyecek güce sahip değilse ve bunun yerine insanların anlayamadığı söylemler geliştiriyorsa, o zaman aşırı sağ ortaya çıkıyor ve şöyle diyor: ‘İşimizi elimizden alanlar göçmenlerdir. Sosyal hizmetlerdeki bütçe açıklarının sorumlusu göçmenlerdir.’ Başka bir açıklama sunulmadığında birçok insan bu söylemlere inanmaya başlıyor.

‘SOL ANCAK AÇIK YANITLAR VERİRSE KAZANABİLİR’

Ancak Fransa'da Mélenchon'un ‘Boyun Eğmeyen Fransa’ (La France insoumise) hareketi var. Bu hareket gerçek anlamda sol açıklamalar ortaya koyuyor. Bu nedenle bugün Avrupa'nın en güçlü sol hareketlerinden biri konumunda. Gelecek yıl yapılacak seçimlerin ikinci turunda Mélenchon ile Le Pen karşı karşıya gelirse Mélenchon'un kazanması mümkün.

Bu da solun ancak açık ve anlaşılır açıklamalar sunduğunda kazanabileceğinin yeni bir göstergesi olacaktır. Mélenchon'un yaptığı gibi şöyle söylemek gerekiyor: ‘Bakın, sorumlular kapitalistlerdir. Sorumlular, vergilerini ödemeyen zenginlerdir. Sorumlular, muazzam servetler kazanan ve yoksulları işsizliğe mahkum eden milyarderlerdir.’

Tarihte bunun çok sayıda örneği var. Solun açık bir yanıt ortaya koyamadığı dönemlerde kriz içindeki insanlar aşırı sağa yönelmiştir.

‘KAPİTALİZMİN EMPERYALİZMİNE KARŞI YANIT ENTERNASYONALİZMDİ’

Bu siyasi krizi birçok ülkede görüyoruz. Aynı zamanda enternasyonalizm konusunda da bir eksiklik olduğu görülüyor. Sadece bir ülkeyle sınırlı kalmayan bu soruna karşı ortak mücadelenin eksikliği kendisini hep hissettiriyor. Sol hareketler yeterince net politikalar izlemiyor ve halklara ikna edici yanıtlar sunamıyor eleştirisi var. Bugün dünyada enternasyonalist ruhun çok eksik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kapitalizmin doğal gelişim yönü emperyalizmdi. Kapitalizmin olağan gelişimi, sermayenin bir ülkedeki egemenliğinden uluslararası sermayenin dünya ölçeğindeki egemenliğine doğru ilerliyordu. Dolayısıyla kapitalizmin emperyalizmine karşı verilen yanıt, işçilerin enternasyonalizmiydi.

Bu da insanların kolayca anlayabildiği çok açık bir ayrımdı. Ancak sol, düşmanın sermaye olduğunu, düşmanın büyük servet sahipleri olduğunu, dünya ölçeğinde sömürü gerçekleştiren milyarderler olduğunu söylemekten vazgeçmeye başladığında, emperyalizm kavramı da yavaş yavaş solun söyleminden kayboldu.

İnsanlar sorunun kaynağının emperyalizme dönüşen sermaye olduğu sonucunu artık çıkaramaz hale geldi ve bunun yerine başka açıklamalar aramaya başladı. Ancak bugün antiemperyalizmin yeniden güçlenmeye başladığını düşünüyorum. Bu da bana oldukça umut veriyor.

‘GENÇLER ARASINDA ANTİEMPERYALİST BİLİNÇ YENİDEN CANLANIYOR’

Bu trajik, dramatik bir durum ama Gazze'deki soykırımın sonuçlarından biri de gençleri çok güçlü biçimde harekete geçirmesi oldu. Bu gençlerin önemli bir bölümü, soykırımın arkasındaki temel nedenin yalnızca İsrail sermayesinin değil, aynı zamanda ABD sermayesinin, yani dünya ölçeğindeki büyük kapitalizmin egemenliği olduğunu kavradı.

Cumartesi ve pazar günleri İtalya'daydım. Daha önce başka kentlerde de gördüğüm bir duruma yeniden tanık oldum. Bu gösterilerde giderek daha fazla genç yalnızca Filistin bayrağı değil, Küba bayrağı da taşıyor. Dolayısıyla gençler Küba'da, Gazze'de ve dünyanın geri kalanında emperyalizmi yeniden keşfediyor.

Oysa sol, onlarca yıl boyunca Küba'dan bile söz etmez hale gelmişti. Gençler bütün bunları ancak şimdi yeniden keşfediyor.

Örneğin Mélenchon'un söylediklerini dinlerseniz, onun da son derece enternasyonalist olduğunu görürsünüz. Bence Mélenchon, belki Almanya'daki Die Linke ile birlikte, şu anda Avrupa solunun gerçek anlamda az sayıdaki umut kaynağından biridir. Enternasyonalizm büyük ölçüde ortadan kaybolmuştu.

Elbette Rojava'yı ve Kürtleri destekleyen bazı gruplar da vardı. Bugün Gazze için olduğu gibi yüz binlerce insanın sokaklara çıktığı bir hareket söz konusu değildi. Şimdi ise Gazze için başlayan bu seferberlik Küba'ya da uzanıyor.

Bence Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra yaşanan yenilginin sonuçlarından biri de insanların enternasyonalizme olan inançlarını kaybetmesiydi. Ancak şimdi bu anlayış yavaş yavaş geri dönüyor. Ben bu konuda oldukça iyimserim. Önümüzdeki yıllarda yeniden doğmakta olan sol hareketler içerisinde antiemperyalizmin yeniden güçlendiğini göreceğimize inanıyorum.

Bugün Fransa'da genç öğrencilerin isyanını görüyoruz. Bu çok yeni bir durum. On yıl önce böyle bir şeye tanık olmazdık.

FRANCO CAVALLİ KİMDİR?

1942 yılında İsviçre’nin Locarno kentinde doğan Franco Cavalli, İsviçreli sosyalist siyasetçi, hekim ve dünyaca tanınan kanser araştırmacısıdır. İsviçre Sosyalist Partisi saflarında siyaset yapan Cavalli, 1995-2007 yılları arasında İsviçre Federal Parlamentosu’nda milletvekilliği, 1999-2002 yılları arasında ise Sosyalist Parti Parlamento Grubu Başkanlığı yaptı. 2006-2008 yılları arasında Uluslararası Kanserle Mücadele Birliği (UICC) Başkanlığı görevini yürüttü.

Uzun yıllardır kapitalizm, emperyalizm, toplumsal eşitsizlikler ve uluslararası dayanışma konularında çalışmalar yürüten Cavalli, özellikle Küba ve Latin Amerika halklarıyla dayanışma faaliyetleriyle tanınıyor.